Toplumların da insanlar gibi nefes almaya ihtiyacı vardır. Sıkıştıklarında, daraldıklarında, kendilerini ifade edemediklerinde yalnızca bireyler değil, bir bütün olarak hayat da ağırlaşır. Bugün içinde bulunduğumuz tablo tam da böyle bir sıkışmışlık halini anlatıyor. Ekonomik zorlukların giderek derinleştiği, sosyal dengelerin bozulduğu, hukuka olan güvenin zayıfladığı ve siyasal alanda tıkanıklığın hissedildiği bir dönemden geçiyoruz. Bu yalnızca rakamların anlattığı bir kriz değil, mutfakta, pazarda, kirada, işte ve işsizlikte hissedilen bir hayat gerçeğidir.
Gençler umutsuz. Çalışanlar yorgun. Emekliler geçim derdinde. Kadınlar hem ekonomik hem de sosyal baskıların arasında yaşam mücadelesi veriyor. Barınma krizi yaygınlaşmış, sağlık ve eğitim hizmetlerine erişim zorlaşmış durumda. Ve bütün bunların üzerine, adalet duygusunun zedelenmesi eklenince, toplum yalnızca yoksullaşmıyor, aynı zamanda içten içe tükeniyor.
Son günlerde Ankara’da maden işçilerinin hakları için gerçekleştirdiği eylemler, bu tabloyu iki yönüyle ortaya koydu. Bir yanda yerin metrelerce altında çalışan insanların emeğinin karşılığını araması, diğer yanda bu emeğin üretildiği doğanın giderek yok edilmesi…
Bu çelişkiyi görmeden “topluma iyi gelen” bir yol bulmak mümkün değildir.
Çünkü mesele sadece maden işçisinin hakkı değildir. Mesele, bu ülkenin yer altı ve yer üstü zenginliklerinin nasıl kullanıldığıdır. Ormanların, dağların, derelerin yalnızca kısa vadeli gelir uğruna talan edilmesi, ağaçların kesilmesi, doğal alanların geri dönülmez biçimde tahrip edilmesi… Ve bütün bunların, çoğu zaman özelleştirme politikalarıyla birlikte, kamusal bir değer olmaktan çıkarılıp piyasa mantığına teslim edilmesi…
Bu anlayış, topluma iyi gelmez.
Kısa vadeli gelir uğruna doğayı tüketen bir ekonomi, uzun vadede hem yoksulluğu hem de eşitsizliği derinleştirir. Çünkü doğa sadece bir kaynak değil, aynı zamanda yaşamın kendisidir. Toprak yoksa üretim yoktur. Orman yoksa su yoktur. Su yoksa hayat yoktur.
O halde topluma iyi gelen şey nedir?
Topluma iyi gelen şey, emek ile doğa arasında adil bir denge kurmaktır. Maden işçisinin hakkını savunurken, o madenin çıkarıldığı doğayı da korumak zorundayız. Bu ikisi birbirine karşıt değil, birbirini tamamlayan iki temel değerdir. Ne emeği yok sayan bir çevrecilik ne de doğayı yok eden bir kalkınma anlayışı topluma iyi gelir. Gerçek çözüm, insanı ve doğayı birlikte koruyan bir yaklaşımdır.
Topluma iyi gelen şey, adalettir.
Ama bu adalet yalnızca insanlar arasında değil, kuşaklar arasında da olmalıdır. Bugünün kazancı için yarının yaşamını yok eden bir düzen, adil değildir.
Topluma iyi gelen şey, güvendir.
İnsanlar yalnızca bugünü değil, çocuklarının yarınını da düşünerek yaşar. Eğer bir ülkede doğa hızla yok ediliyorsa, o ülkede geleceğe duyulan güven de zedelenir.
Topluma iyi gelen şey, halkın söz hakkıdır.
Bir bölgede maden açılacaksa, orada yaşayan insanların sözü olmalıdır. O toprağın, o suyun, ormanın gerçek sahibi halktır. Onların rızası olmadan alınan kararlar, ne kadar ekonomik gerekçelere dayandırılırsa dayandırılsın, toplumsal meşruiyet üretmez.
Halkçı bakış açısı tam da burada devreye girer.
Halkçılık, yalnızca gelir dağılımını düzeltmek değil, aynı zamanda ortak varlıkları korumaktır. Kamusal olanı savunmaktır.
Doğayı, emeği ve geleceği birlikte düşünen bir akıldır.
Ve bu bakış açısı hayata geçtiğinde, toplum şunu hisseder.
“Evet, bu bize iyi geliyor.”
Bugün ihtiyacımız olan şey, yalnızca ekonomik büyüme değil; adil, dengeli ve sürdürülebilir bir yaşamdır. Bir maden sahasında çalışan işçinin güvende olduğu, ama o madenin doğayı yok etmediği; bir ağacın kesilmeden de kalkınmanın mümkün olduğu; bir ülkenin zenginliğinin yalnızca yer altından değil, insanından ve doğasından geldiğinin kabul edildiği bir anlayış…
İşte bu anlayış, “mutlu nail olunan” bir düzenin kapısını aralar.
Mutluluk, sadece bireysel bir duygu değil; toplumsal bir sonuçtur. Adaletin olduğu, emeğin karşılık bulduğu, doğanın korunduğu, insanların kendini güvende hissettiği bir yerde mutluluk bir hayal değil, ulaşılabilir bir gerçek haline gelir.
Topluma iyi gelen şey, tam da budur.
Ve o zaman, yalnızca geçinmeye değil, gerçekten yaşamaya başlayan bir toplumdan söz edebiliriz.
İşte o zaman “mutlu nail olunan” bir ülke mümkün olur.
Not: Nail olmak, Arapça kökenli olup “erişmek, ulaşmak, kavuşmak veya kazanmak” anlamına gelen bir deyimdir.