Bir zamanlar hayatı kolaylaştırmak için kurulan sistemlerin, bugün nasıl ölümcül birer araca dönüşebildiğini görmek için artık çok uzağa bakmaya gerek yok.
Son dönemde ortaya çıkan gelişmeler, savaşın doğasının köklü biçimde değiştiğini açıkça ortaya koyuyor. Artık cepheler sadece sınır hatlarında değil, şehirlerin ortasında, sokak lambalarının altında ve trafik ışıklarının gölgesinde kuruluyor.
İran’da yaşananlar bu dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biri. İddialara göre, ülke içinde güvenliği sağlamak ve toplumsal düzeni kontrol etmek amacıyla kurulan kamera ve dijital izleme sistemleri, siber saldırılar yoluyla ele geçirilmiş ve dış aktörler tarafından analiz edilmiştir. Bu sistemler üzerinden elde edilen verilerle, belirli hedeflerin günlük yaşam rutinleri çıkarılmış ve operasyonlar buna göre planlanmıştır.
Burada asıl dikkat çekici olan teknoloji değil, ortaya çıkan zafiyettir.
Bir trafik kamerasını düşünelim. Normal şartlarda bu kamera, kırmızı ışık ihlalini tespit etmek, trafik akışını düzenlemek ve kazaları azaltmak için vardır. Yani doğrudan insan hayatını kolaylaştırmak ve korumak amacıyla kurulmuştur.
Ancak aynı kamera, eğer kontrolü sizin elinizde değilse, artık bir güvenlik aracı olmaktan çıkar. Sizi izleyen, analiz eden ve gerektiğinde hedef haline getiren bir mekanizmaya dönüşür.
Sabah saatlerinde bir araç kırmızı ışıkta bekler. Sistem bu görüntüyü kaydeder. Ancak bu veri artık sadece trafik düzeni için kullanılmaz. Araç tanımlanır, plaka eşleştirilir, sürücü ve yolcular analiz edilir. Günlük güzergâhlar çıkarılır, alışkanlıklar belirlenir.
Ve bir süre sonra bu veri, bir güvenlik kaydı olmaktan çıkar. Bir hedefleme verisine dönüşür.
İşte kırılma noktası tam olarak burasıdır.
Bir ülkenin kendi vatandaşını izlemek için kurduğu sistemler, yeterince korunmadığında o ülkenin en büyük zafiyetine dönüşebilir. Çünkü veri, yalnızca bilgi değildir. Veri, güçtür, kontroldür ve doğru ellerde stratejik bir üstünlük sağlar.
Bugün milyonlarca kamera, sensör ve dijital cihaz internet üzerinden birbirine bağlı şekilde çalışıyor. Bu sistemlerin önemli bir kısmı ya yeterince korunmuyor ya da dışa bağımlı altyapılar üzerinden işletiliyor. Bu da ulusal güvenlik açısından ciddi bir risk oluşturuyor.
Çünkü dijital altyapı, artık fiziksel sınırlar kadar önemlidir.
Bir ülkenin iç cephesi yalnızca askeri gücüyle değil, veri güvenliği, dijital bağımsızlığı ve teknolojik altyapısının dayanıklılığıyla ölçülür oldu. İçeriden çözülen bir yapının dışarıya karşı güçlü kalması mümkün olmadığı son zamanlarda kanıtlanır hale geldi.
Savaşlar tarih boyunca toplumların zayıf noktalarını ortaya çıkarmıştır. Ancak bugün bu zayıflıklar cephede değildir. Veri merkezlerinde, yazılımlarda ve algoritmalarda açığa çıkmaktadır.
Bu nedenle veri güvenliği artık teknik bir konu değil, doğrudan bir beka meselesidir.
Veri politikaları, milli güvenlik politikalarının merkezine alınması gereken yeni sorunlar olarak görülmelidir. Verinin nerede tutulduğu, kim tarafından işlendiği ve nasıl korunduğu stratejik bir konu olarak ele alınmalıdır.
Kritik dijital altyapılarda dışa bağımlılık azaltılmalı, yerli ve güvenli sistemler geliştirilmelidir.
Üçüncü olarak ise vatandaşın mahremiyeti, sadece bireysel bir hak değil, korunması gereken ulusal bir değer olarak görülmelidir.
Şu artık açıkça görülmekte ki;
Verisini koruyamayan bir ülke, sınırlarını ve varlıklarını da koruyamaz.
Ve bu çağda kaybedilen veri, çoğu zaman geri kazanılamayan bir egemenlik kaybına dönüştüğü savaşlarda acı bir şekilde toplumun karşısında çıkmaktadır.