Bugün 29 Ekim, Cumhuriyetin ilanının 103’üncü yıldönümünü kutluyoruz. Bugünkü gazetelerde, ekranlarda, meydanlarda, sosyal medyada yine aynı cümleler yankılanacak. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” denecek, duvarlara Atatürk fotoğrafları asılacak, nutuklar atılacak. Yağmur bahane edilerek ertelenmeyen törenlerde de o malum cümleyi bir kez daha duyacağız: “Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir.”
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bu sözü, bugün sadece slogan düzeyinde kalmaması, ciddiyetle sorgulanması gereken tarihi bir vaadi anımsatıyor.
1923’ün Vaadi
Cumhuriyet, yalnızca bir rejim değişikliği değildi. Egemenlik saraydan millete geçti, fakat daha da önemlisi Cumhuriyet, bu egemenliğin sosyal adalet ve eşit yurttaşlıkla somutlaşmasını hedefledi. Eğitim seferberliği, kadın hakları ve hukuk devrimi, insanı geleneksel otoritelerin gölgesinden, “teba” olmaktan çıkarıp özgür bir yurttaşa dönüştürmek içindi. “Kimsesizlerin kimsesi” olmak, devletin güçlünün değil, korumasızın yanında durması demekti. Kimsesizin sesi ise ancak özgür bir kamusal alanda, hesap soran bir basınla duyulabilirdi. Cumhuriyetin kurucuları da basını, halkı aydınlatan ve iktidardan hesap soran asli bir güç olarak görmüştü.
Fakat bugün bu vaadin karşılığına baktığımızda, Cumhuriyetin kurucu değerlerinden ve çağdaş uygarlık rotasından ne kadar saptığımızı sadece muhalif eleştiriler değil, uluslararası raporların soğuk ve acımasız rakamları da yüzümüze çarpıyor.
Erkler Ayrılığı ve Hukukun Çöküşü
2017’deki anayasa değişikliklerinin ardından geçilen Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle birlikte yasama, yürütme ve yargının tek elde toplanması erkler ayrılığını fiilen ortadan kaldırdı. “Yargı, iktidarın muhaliflere ayar çekme aracına dönüştü” eleştirisi artık bir varsayım değil, istatistiksel bir gerçek. Anayasa’nın 153. maddesi Anayasa Mahkemesi kararlarını herkes için bağlayıcı sayıyor ama yerel mahkemeler, iktidara güvenerek bu kararları yok sayabiliyor.
Sonuç mu? Dünya Adalet Projesi’nin (WJP) güncel endeksinde, hukukun üstünlüğü sıralamasında 143 ülke arasında 118. sıradayız. Oysa aynı endekste on yıl önce 80. sıradaydık. Küresel Demokrasinin Durumu (IDEA) raporuna göre ise temel insan hakları ve yargı bağımsızlığında 173 ülke arasında Kamerun ile birlikte 149. sıraya gerilemiş durumdayız. İktidar bu endekslerin objektif olmadığını savunadursun, rakamlar adaletin “kimsesizleri” nasıl korumasız bıraktığını belgeliyor.
Yolsuzluk ve İmtiyaz Düzeni
Anayasa’nın 10. maddesi hiçbir kişiye, aileye ya da zümreye imtiyaz tanınamayacağını söylüyor. Peki uygulamada öyle mi? Muhalefet partileri yıllardır kamuda ihalelerin belli kişi ve firmalara verilmesini eleştiriyor. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün Yolsuzluk Algı Endeksi bu eleştiriyi doğruluyor. Puanımız bir zamanlar 50’lerdeyken, bugün 182 ülke arasında 124. sıraya düşerek 31 puanla tarihinin en düşük seviyelerinden birini görüyor. Sadece son günlerin sıkça konuşulan fon soruşturmasında bile üç fondan 214 kişinin 187,6 milyar lira kazandığı belirtiliyor, isimler ise gizleniyor. Bu düzen, rantı imtiyazlı zümrelere dağıtırken halkı yoksullaştırıyor.
Daralan Özgürlükler ve Siyasi Rekabet
Çok partili demokratik işleyiş ve çok seslilik, Cumhuriyetin vazgeçilmez bir parçasıdır. Ancak Freedom House (Özgürlük Evi) raporlarına göre Türkiye artık “Kısmen Özgür” bile değil, resmen “Özgür Değil” statüsünde. 100 üzerinden alabildiğimiz puan yalnızca 32 ve bu puanla Afrika ortalamasının bile altındayız. Son 20 yılda dünyada özgürlüklerin en sert düştüğü 8 ülkeden biriyiz. Son iki yılda başta belediyelere yapılan operasyon ve zorunlu transferlerle muhalefetin hareket alanının daraltıldığı, “butlan” kararı gibi parti içi ve “atı alanın Üsküdar’ı geçtiği” seçim demokrasisinin eşitsizlikle gölgelendiği bir iklimde demokrasi nefes alamıyor.
Fırsat Eşitliği ve Üreten Cumhuriyetin Kaybı
Cumhuriyetin en büyük vaatlerinden biri, yoksul bir köyde doğan çocuğun liyakatle devletin en üst kademelerine yükselebilmesiydi. Merhum Süleyman Demirel’in, “İslamköy’den çıkmış bir köylü çocuğunu cumhurbaşkanı yapan, Cumhuriyettir” sözü bunun ete kemiğe bürünmüş halidir. Oysa günümüzde mülakat uygulamaları ve parti aidiyeti bu yolu kapatıyor, gençleri kendi ülkesinde bile “kimsesiz” hissettiriyor.
Bununla da kalmıyor, erken dönemde kurulan fabrikalarla üreten, kendi kendine yeten o Cumhuriyetin kazanımları, özelleştirme adı altında günü kurtarmak için haraç mezat satılıyor. Paradan para kazanmaya, inşaata ve ranta dayanan model gelir adaletsizliğini uçuruma çevirirken, sağlık ve eğitim giderek özel sektörün inisiyatifine terk ediliyor. “Paran kadar sağlık, paran kadar eğitim” düzeninde yurttaş, “müşteriye” dönüşüyor.
Eğitimde Dogma, Kadın Haklarında Gerileme
Eğitimde Cumhuriyet değerleri, bilim ve eleştirel düşünce giderek müfredat dışına itilirken, resmi söylemde dini referanslar öne çıkarılıyor. Yeni anayasa tartışmaları üzerinden değiştirilmesi teklif dahi edilemez ilk dört madde sinsice hedef alınıyor. Cumhuriyetin kadını eşit yurttaş yapan en büyük devrimi ise İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması ve kadına yönelik şiddetin önlenememesiyle ağır yara alıyor. Kısacası, koruyucu şemsiye en çok kadınlar üzerinden deliniyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre, Türkiye’nin resmi olarak sözleşmeden çekildiği 20 Mart 2021’den Ekim 2026’ya kadar, 1842 kadın cinayete kurban giderken, 1502 şüpheli kadın ölümü gerçekleşti. Bu süre içinde toplamda 3344 kadın yaşamından oldu.
Susturulan Dördüncü Erk: Basın
Tüm bu gerilemenin, imtiyazların ve yoksulluğun konuşulmaması için basının susturulması gerekiyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) verilerine göre Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke arasında 163. sıradayız. Muhalif kanallar birer birer el değiştirirken, onlarca gazeteci tutuklanıyor, sosyal medyaya erişim engelleri yağıyor. Anayasa’nın “Basın hürdür, sansür edilemez” hükmüne rağmen gazeteciler haberi yüzünden hapse giriyor. İşte bu yüzden gazeteciler meydanlara inip sansüre ve baskıya karşı direniyor. Çünkü basın özgürlüğü, iktidarın da sermayenin de hesap vermesini sağlayan yegane toplumsal güvencedir.
Sandık tek başına demokrasi izlenimi verebilir, ama gazetecinin haberi yüzünden cezaevine girdiği, itirazın ve farklı seslerin bastırıldığı, hukukun bittiği bir iklimde Cumhuriyet eksik kalır. Cumhuriyetin gücü, ezberlenmiş tören nutuklarında değil, bu zor soruları sormaya devam etme cesaretinde saklıdır.
Atatürk, “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” derken o güveni saraylardan, ordudan, imtiyazlı zümrelerden değil, “Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir” diye seslendiği o damarlarında asil kan dolaşan gençlikten alıyordu. Eğitimle, hukukla ve adaletle yeniden ayağa kalkacak, aydınlık bir Türkiye için biz de gençler ve kadınlardan umutlu olmalıyız.