Türkiye’de bazen aynı ülkenin iki farklı fotoğrafı çekiliyor. Biri resmi tabloların içinden bakıyor, diğeri sokaktan. Aradaki mesafe ise her geçen gün biraz daha açılıyor.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yayımlanan 2025 Yaşam Memnuniyeti Araştırması’na göre, 18 yaş ve üzeri vatandaşların yüzde 53,3’ü mutlu olduğunu söylüyor. Üstelik bu oran, bir önceki yıla göre 3,7 puan artmış. Mutsuzum diyenlerin oranı ise yüzde 13’e gerilemiş.
Kâğıt üzerinde tablo iyimser. Ancak sokağa çıktığınızda aynı iyimserliği görmek zor.
Araştırmaya göre kadınlar erkeklerden daha mutlu. Tüm yaş gruplarında mutluluk artmış; en dikkat çekici yükseliş 55-64 yaş aralığında gerçekleşmiş. Bu yaş grubunda mutluluk oranı yüzde 47,5’ten 54,6’ya çıkmış. Oysa tam da bu yaş dilimi, emeklilik kaygısının, geçim sıkıntısının, artan sağlık giderlerinin en yoğun hissedildiği kesim değil mi? Her gün televizyon ekranlarında bu insanların sıkıntılarını, protesto gösterilerini izlemiyor muyuz?
Evli bireyler daha mutluymuş. En büyük mutluluk kaynağı aileymiş. Sağlık da önemli bir unsur olarak öne çıkmış. Geleceğe umutla bakanların oranı ise yüzde 67. Yaşam memnuniyet düzeyi 5,7 puanda sabit.
Şimdi soralım: Hayat pahalılığının resmi olarak en önemli sorun kabul edildiği, ülkeyi yönetenlerinde sık sık bu konuyu dillendirdiği bir ülkede bu tabloyu nasıl okumalıyız?
TÜİK verilerine göre vatandaşın birinci sorunu yüzde 31,3 ile hayat pahalılığı. Yoksulluk yüzde 16,5 ile ikinci sırada. Adalet ve hukuk sistemi ise yüzde 9,1 ile üçüncü. Sadece hayat pahalılığı ve yoksulluktan şikâyet edenlerin toplamı yüzde 47,6’ya ulaşıyor. Yani toplumun neredeyse yarısı geçim derdini en temel sorun olarak görüyor.
Aynı günlerde Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezi’nin açıkladığı veriler ise başka bir tabloyu işaret ediyor. Tasfiye olunacak krediler bir yılda yüzde 99 artmış. Bireysel kredi borçlu sayısı 43,6 milyona ulaşmış. Kişi başına düşen ortalama borç 135 bin 500 liraya yükselmiş. Bireysel kredi ve kredi kartı borçlarının toplamı 5,9 trilyon liraya dayanmış.
86 milyonluk bir ülkede 43,6 milyon bireysel kredi borçlusu demek, neredeyse her iki yetişkinden birinin bankalara borçlu olması demek. Üstelik borç stokunun önemli bir kısmını kredi kartları oluşturuyor. Yani borç, yatırım için değil; çoğu zaman temel ihtiyaçları karşılamak için kullanılıyor.
Bir tarafta “mutluluk artıyor” diyen veriler, diğer tarafta borç sarmalına giren milyonlar…
Bugün açlık sınırının 30 bin liranın üzerine çıktığı, yoksulluk sınırının 100 bin lirayı aştığı bir ekonomik tabloda; asgari ücretin 28 bin lira, en düşük emekli maaşının 20 bin lira olduğu bir ortamda bu mutluluk nasıl inşa ediliyor? Beş milyona yakın emeklinin asgari seviyede maaş aldığı bir düzende, bu iyimserlik hangi sosyolojik zemine dayanıyor?
Marketlerde insanların ürünlere bakıp geçmesi, pazar yerlerinde akşam saatlerinde tezgâh altı sebze-meyve toplanması, temel gıda harcamalarının kredi kartına taksitlendirilmesi… Bunlar da aynı ülkenin gerçekleri değil mi?
Özetle;
Elbette burada paylaşılan tüm rakamlar resmi verilerden ibaret. Kimse masa başında kanaat üretmiyor. Ancak mesele tam da burada başlıyor: Aynı resmi verilerden iki farklı Türkiye fotoğrafı çıkıyor.
Belki de asıl sorun, mutluluk oranlarının artıp artmaması değil. Asıl sorun; vatandaşın cebindeki yangınla açıklanan istatistikler arasındaki mesafenin büyümesi. Toplumun geniş kesimleri hayat pahalılığını en büyük sorun olarak görürken, genel mutluluk oranının yükselmesi ciddi bir sorgulamayı hak ediyor.
Ortada iki ayrı anlatı var. Biri rakamların çizdiği iyimser tablo, diğeri hayatın dayattığı ekonomik gerçeklik.
Hangisine inanacağımıza karar vermek ise artık sadece istatistik meselesi değil; vicdan, gözlem ve hayat tecrübesi meselesidir.