Bazen etrafa bakıyorum, herkes birbirine benzemeye çalışıyor gibi. Aynı cümleler, aynı tepkiler, aynı hayaller… Sanki görünmeyen bir kalıp var da hepimiz sırayla içine giriyoruz. Uymayan da tuhaf karşılanıyor. Halbuki ben hiç o kalıba sığmak istemedim. Hatta çoğu zaman sığamadım da.

Neden herkes aynı olmak zorundaymış gibi davranıyor, gerçekten anlamıyorum. Aynı güzellik algısı, aynı düşünce yapısı, aynı hayat planı… Kim koydu bu kuralları? Kim dedi “böyle olursan kabul edilirsin” diye? Daha da garibi, biz ne ara buna bu kadar inandık?

Bence işin içinde biraz korku var. Yalnız kalma korkusu. Kabul görmeme korkusu. Dışlanma korkusu. Çünkü insan bazen kendisi olmayı göze alamıyor. Farklı olmanın bedeli var gibi geliyor. O yüzden de “ben” olmaktansa “herkes” olmayı seçiyoruz. Daha güvenli geliyor.

Ama şu da var, insan en çok kendinden uzaklaştığında yoruluyor. Sürekli rol yapıyormuş gibi… Sürekli birilerine kendini anlatmak zorundaymış gibi… Asıl yalnızlık belki de tam burada başlıyor. Kalabalığın içinde kendin olamamak.

Kendimizle baş başa kalmaktan neden bu kadar kaçıyoruz, hiç düşündük mü? Belki de en çok orada gerçeklerle karşılaşıyoruz. Belki de bastırdığımız her şey sessizlikte yüzeye çıkıyor. Ama kaçtıkça geçmiyor ki. Sadece erteleniyor.

Ben artık şunu daha net görüyorum: Herkese uymak zorunda değilim. Herkes gibi düşünmek, herkes gibi yaşamak zorunda değilim. Beni ben yapan şey zaten o farklılıklar. Onları törpüledikçe değil, kabul ettikçe rahatlıyorum.

Belki de mesele yalnız kalmaktan değil, kendimizle kalmaktan korkuyoruz. Çünkü kendimizle yüzleşmek cesaret istiyor. Ama bir kere o cesareti gösterince, başkalarının kalıpları o kadar da önemli gelmiyor.

Ben artık biraz daha kendimden yana durmak istiyorum. Herkes gibi olmak yerine, kendim gibi olmak. Çünkü en azından o zaman, hayat benim hayatım oluyor.