Her defasında kitapçı raflarından gördüğüm zaman 'bunlarla bana gelmeyin' diyorum. Herhangi bir hanımefendinin veya beyefendi kardeşimizin başından geçenleri anlattığı, aktardığı self oriented/kişisel deneyimle kurgulanmış ‘Romanlar, Hikayeler, Denemeler’ beni
neden ilgilendirsin ki? Çok iyi biliyorum ki onların anlattıkları, aktardıkları benim unuttuklarımdır. Neden mi?

Şundan: Yarım asır önce lise yıllığıma ‘DÜŞÜNCELER’ başlığı atmış ve tüm delikanlı görüşümü yansıtmışım. Okudukça hayretle
görüyorum ki yarım asır önce, yeni terlemiş sakallarımla yazdıklarımla yaşayarak özümsediğim bugünkü ak sakallı düşüncelerim bire bir örtüşüyor. Buyrun, zamanın ruhuna uygun abartılı Öztürkçe’ciliğine takılmadan, bakın bakalım ‘Back to the future/Geleceğe Dönüş’ filmini ansıtan yazıyı güncel bulacak mısınız?

DÜŞÜNCELER; “İnsan üzerine bir nen(şey)ler söylemek, deneme çiziktirmenin güç bir iş olduğu söylene gelir. Bana kalırsa onlardan
biri olmak yeter de artar bile. Yılların getireceği değişik düşünce esintileri arasında, 20 yaşın başlangıcında ki _insanı_ görüş açımı
saptamış olmak yararı getirecek bana bu ak kağıt parçasına geçirdiklerim. Kişi her gün yaşamının bir başka parçasını geride
bırakarak yaşadığı acun( dünya) üzerinde ve onun yaratıkları hakkında kendince, bilinçli ya da bilinçsiz, birtakım yorumlar yapıyor,
yargılara varıyor, usunda en iyi varsaydığı yepyeni düzenler kuruyor. Böylece her insanın kendi acunu kendi içinde oluşmuş, düşlerine
yerleşmiş oluyor. Ama bu geçici yaratılmış en iyi, en güzel düşünceler ve kuramların birlikte yaşadığımız gerçek acunun gidişini düzeltmede
en ufak bir yararı olmuyor. Bunu nedenini, ayrıcasız, her ademoğlunun iç yapısına işlemiş olan benlik tutkusunda aramak gerekir. İşte altı
çizilecek savım; Kişi yalnız kendini sever. Camus ne denli ‘utanılacak şey’ derse desin, o kendi başına mutlu olmak yöntemini yeğlemiştir. Onu böylesine bir seçime iten doğanın ta kendisi olduktan sonra insanı suçlamak anlamsız olur.

Öyle ya, uzayda yer kaplıyan varlıklardan biri yok olmadan diğeri var olamaz. Bu çok kanıtlanmış doğa kuralının insan konu olunca da geçerliliğini koruduğu gerçeğini çoğunluk iyimserler görmezlikten gelirler. Bunun böyle olduğunu görenler de yok değildir. Örneğin; ‘İnsanlar hayvanlar gibidirler. Büyükler küçükleri yerler, küçükler büyükleri sokarlar.’ diyerek, insanı bütün hatları ile, kısaca gözler önüne seren bir Voltaire’de çıkmıştır. Yükselebilmek için ayaklar altına alınacak bir takım destekler olmalı. Gürültülü kalabalıklar arasında yapayalnız insanın desteği ise bir başka insan olacaktır. Ama diğerinin omuzları çökecekmiş, hiç sanmam ki ayakları üzerinde durmaya çabalayan yukarıdakinin dönüp de çökmekte olan omuzlara bakacak zamanı olsun. İki eylem kalmıştır yapacak. Ya eğilerek el atma çabasına girişecek ve en azından birlikte düşecekler, ya da son kez tüm ağırlığıyla sıkıca yaylanacaktır.

Birinciyi gerçekleyecek insana rastladığını söyleyecek olanı, gerçeklere gözlerini yumarak bakmak alışkanlığını edinmiş ‘toz pembe
görücü’ adı verilir ancak. Böyle birisi çıksa bile yaşama hakkını anında yitirecektir kuşkusuz. Çünkü acun ayakları üzerine yerleşemeyenleri ulayı (sürekli) alaşağı etmede. Ezilmemek için ezmekte, yok olmamak için yok etmede olan insanı eserip bezererek gözlere hoş gösterme çabası boş ve anlamsız oluyor. Gözlerini açarak, insanlığın kırıcı, hırçın, acımasız yüzünü, gerçek yüzünü düzeye çıkarmalı. Yalnız bu böyle kolay değil, çünkü alt yanı hepimiz insanız…” ...Bunları 17 yaşında yazdıktan sonra unumu elemiş eleğimi
duvara asmışım, düşün dünyamda kutsal yalnızlığımı yaşar olmuşum. Yol göstericilerimden Kafka Gregorsamsa'laşmış 'Dönüşüm'ü yaşamış. Camus 'Yabancı'laşmış. Sartre 'Bulantı' hissetmiş. Bu kült özel anlatıların üstüne kim nasıl çıkabilir ki?

70 küsür sene onlarla yoğrulmuşum yeni bir yetmenin belki de yapay zekaya edit ettirdiği yazılarıyla giderek daha da kıymetlenen zamanımı neden harcayayım ki? Söylenmiş şeyleri birileri yeniden evirip çevirip söylemeye kalkınca ben duymuyorum. Laf değil kimin söylediği önemlidir. Laf söyleyenin sözünün arkasında durmuş olması yıllarca savının kavgasını vermiş, bana lafına işittirmiş hatta ezberletmiş olması gerekir. Reklam ajansı metin yazarı kalemşörlüğünde ya da tavşan niyet çekimi dörtlükleri kıvamında yazmış olduklarından emin olduğumdan kapaklarını bile açmıyorum. Andy Warhol yapmış yapacağını hangi yeni nesil kitap kapağı onun özgün tasarımlarını aşabilir ki? Pop Art zamanın ruhunu özümsemiş, ölümsüzleştirmiş. Free Jazz ritmiyle dumanlı ruhları bezemiş doruklara çıkarmış o seviyeye kim hangi kapasitesiyle erişebilir ki? Nasıl o zamanki yüksek ruh hali bulunsunda Soal Music çalınsın? Eskiye rağbet olsa bit pazarına Nur yağardı mantığıyla sorgulamayın söylediklerimi.

İstediğiniz kadar naftalinli bulun…Nostaljik öykünme değil benimkisi. Melali anlamayan bu nesle aşina olamıyorum, kafam onlarla bağdaşmıyor o kadar. Sahaflara dalıyorum. Recep'in Kahvesi sohbetlerini özlüyorum. Her perşembe Kadıköy Maarif Koleji mezunu arkadaşlarımla öğlen yemeğinde buluşup yatılı öğrenci günlerimize dönüp ipe sapa gelmez muhabbetler açıp kelimenin tam anlamıyla çocuklaşıyorum. Arka planda da "I did it my way' şarkısı çalıyor tabii ki. 40 tane olmasa da benim kafamda da ona buna takılacak sarkastik esprilerde dolaşıyor. Tıpkı bu yazı başlığında yaptığım gibi pundunu buldukça lafı oturtuyorum…