Türk Bayrağına saldırıda bulunan gencin, yerde çamurlar içerisinde tekmelene tekmelene sürüklenmesi, tekmeleri yedikçe “Abi, abi, abi...” diye cılız yalvarış çığlıkları atması, kan revan içerisindeki yüzünü gözünü avuçları ile korumaya çalışan görüntüleri, izleyen insanların çoğunun içini sızlatmıştır.

Genç bir insanı ve onun gibi nice çocukları, gençleri, canlarını ortaya koyacak şekilde bu tür çılgınlıklara sürükleyen, ortam ve etkenler nelerdir? Bu sorunun yanıtları bulunmadan ve çözüm önerileri üretilmeden bu terör vahşetinin önüne geçmek mümkün müdür? İşin özü; “sivrisinekler öldürmekle bitmez, sivrisineği üreten bataklıkların kurutulması zorunludur.” Bu da, ülkedeki tüm sosyal ve siyasal kesimleri, ortak noktada buluşturacak çağdaş bir demokratik sisteme kavuşturmakla mümkün olabilir.

Dün gibi hatırlıyorum, 2010’larda başlatılan Açılımlar ve Barış Süreci döneminde de benzeri bir olay yaşanmış, askeri bölgedeki bir Türk Bayrağı, teröristler tarafından gönderinden indirilmiş, bugünkü gibi pek de tepki gösterilmemişti. Hatta o dönemde güvenlik güçlerine, “İzin verilmedikçe PKK’lılara saldırılmayın” şeklinde talimatlar veriliyordu. Diyarbakır meydanlarında devlet yetkililerimizle birlikte Barzani’lerin, Şıvan Perver’lerin katıldığı etkinliklerde “Megri Megri” diye Kürtçe türküler söyleniyor, halaylar çekiliyordu.

İnişli çıkışlı bu kanlı süreci anlatacak değilim. Ancak, daha önceki yazılarımda da sık sık yinelediğim gibi, siyaset cephesinin, “Terörsüz Türkiye” argümanı ile başlattığı yeni sürecin, ülkemizi nerelere sürüklemekte olduğuna dikket çekmek istiyorum.
2010’lardaki Barış ve Acılım Süreci, Kürt kesimi ile birlikte Alevi, Roman ve Ermeni kesimlerini de kapsıyordu. Ancak uzun ve güçlü iktidarı döneminde edindiği siyasal tecrübelerle diğer kesimlerin kayda değer bir oy potansiyeli bulunmadığını gören Ak Parti, bu kez ittifak ortağı MHP ile birlikte Terörsüz Türkiye sürecine sarıldı ve bir kez daha Kürt kesimine yöneldi.
Yeni “Terörsüz Türkiye” sürecinin, öncekilerden daha acı sonuçlar doğurabileceğini bir kaç kez yazılarımda gündeme getirmiştim. Kuzey Irak’ta 30 PKK’linin silah yakması ile başlatılan Süreç, milliyetçiliği kimseye bırakmayan MHP lideri Devlet Bahçeli’nin akla hayale sığmayacak yüz seksen derecelik dönüşü ve çıkışları ile ivme kazandı. İmralı’daki PKK lideri Öcalan için “Kurucu Önder” ifadesini kullandı, “Gerekirse İmralı’ya tek başıma ben giderim” dedi, TBMM’de DEM Parti ile yakın ilişkiler geliştirdi.

Üstelik, ana muhalefet partisi CHP de diğer siyasal partilerin çoğu da, Kürt kesiminden gelen oylarını kaybetmemek uğruna, sürece kısmen de olsa destek verdiler. Yeni süreç, TBMM’de 56 milletvekili bulunan DEM Parti’nin, PKK ile bütünleşmesine, adım adım Kürt siyasal hareketine dönüşmesine ve ABD Temsilcisi Tom Barrak’ın da destekleyici açıklamaları ile Irak ve Suriye’deki Kürtçü hareketlere sahip çıkmasına kadar ilerledi.


Nitekim Suriye’de yerel devlet güçleri ile Kürtçü grupların çatışmaları ürkütücü boyutlara tırmandığı sırada DEM Parti, grup toplantısını TBMM yerine Nusaybin’de yaptı, Suriye’deki gelişmelerle ilgili Türkiye’ye sert eleştiriler yöneltti. Başta Diyarbakır olmak üzere bölgedeki bazı illerde PKK yandaşları toplu gösterilere giriştiler. PKK’li teröristin bayrak indirme çılgınlığı da bu günlerde yaşandı.

TBMM’deki grup toplantısında MHP lideri Bahçeli, Türk bayrağı’na yapılan saldırıdan tamamen DEM Parti’yi sorumlu tuttu, sert eleştirilerde bulundu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise, “Suriye’deki Kürtler bizim kardeşimizdir, bizim kardeşliğimiz, tamamen din kardeşliğine dayanmaktadır” dedi; Türk Devleti’nin birlik, beraberlik ve bekasından önce Ümmetin Birliği argümanını öne çıkardı. Oysa, Arap dünyasında Ümmetin Birliği’ne sahip çıkacak bir tek devlet bile kalmadı, hepsi ABD’nin emrinde. TRT, CNN gibi iktidarın sıkı destekçisi televizyon kanallarında siyaset bilimcilerinin, akademisyenlerin yorumlarını dinliyorum; Suriye’deki ve Türkiye’deki gelişmelerin, İsrail’in son hamleleri olduğunu, Netenyahu’nun da İsrail’in de sonunun yaklaştığını ifade ediyorlar.

Hitler, 1934’te ülkesinin tek lideri, diktatörü oldu. Artık devlet demek, o demekti. 12 Şubat 1938’de halka şöyle sesleniyordu: “Benim tarihî bir misyonum var... Çünkü Tanrı, bu misyonu yerine getirme görevini bana verdi. Benimle beraber olmayanlar ezilecektir.”

Basın, Hitler’in emir bülteni gibiydi. Öyle ki... İkinci Dünya Savaşı’nda Rus birlikleri Berlin kapılarına dayandığında bile; Alman basını, savaşı kazanmak üzere olduklarını yazıyordu. Bu inanışın bedeli çok ağır oldu: Yaşamını yitiren 60 milyon insan ve harabeye dönen ülkeler... Tek bir diktatörün sınırsız ihtirası, dünyaya çok ağır bedeller ödettirdi. Hitler, 30 Nisan 1945’te intihar ettiğinde, Nazi İmparatorluğu da hayata veda etmişti.


Savaş sonunda Alman halkı, yıkıntılar içinde buldukları ölmüş at eti yemeye başlamıştı. Almanlar, Hitler için şöyle der:
“Biz Führer’den kurtulmak için koca bir Dünya Savaşı yaşadık. Führer, bize bir Dünya Savaşına mal oldu.” Umarız ve dileriz ki, beş yıl süren İkinci Dünya Savaşında çevresini saran ateş çemberinin dışında kalmayı başaran Türkiye, bu tür felaketlere sürüklenmesin.