“Kale ve Eski Pazar (bedesten) mümkün olduğu kadar her yerden görülebilmelidir.”

“Kale, eski bostan harabeleri, Ogust Mabedi, Klemens Klisesi harabeleri, eski hamam ve çeşmeler gibi kurunu ula asarının bakaya  ve kırıntıları tahrip edilmeyip, mümkün mertebe muhafıza edilmelidir. / Bunlar hep şehrin mimarice, sanayii nefisece ve tarihi pek kıymettar timsal ve defineleridir. / bu fikre müsteniden 1/2000 miksadındaki 4 numaralı planda Ogust Mabedinin ne tarz da şarki, şimalisinde açılıp meydan ile beraber yapılacağı gösterilmiştir. / Klemens Kilisesi ‘nin de ne surette yapılacağını işaret ettim. Bunun etrafı ufak bir yeşil saha ile çevrilmiştir.”

 Prof. Hermann Jansen, 1932

Ankara, uzun tarihinin şaşırtıcı terkipleriyle doludur. Asırlar içinde uğradığı istilalar, üst üste yangınlar ve yağmalar, şehirde geçmiş zamanların pek az eserini bırakmıştır.  Acayip bir karışıklık içinde bu tarih daima insanın gözü önündedir. Türk kültürünün kendinden evvel gelmiş medeniyetlerden kalan şeylerle bu kadar canlı surette rastgele karıştığı, haşır neşir olduğu pek az yer vardır... “   

TANPINAR, A. H. , “Beş Şehir”, 1946.

 Başkent Ankara; 20. Yüzyıl başlarında Cumhuriyet öncesinde yanmış, yıkılmış, perişan bir bozkır kasabasıydı.  1881 tarihinde çıkan bir yangın ile Yukarı Yüz denilen Atpazarı’nda, Mahmud Paşa Bedesteni, Kurşunlu Han ve çevresindeki irili ufaklı hanlar ve ticari sokaklar, mekanlar yanarak ekonomik çöküntü ve yıkım yaratmıştı.

15. YÜZYILIN ANGORA’DAKİ EN ÖNEMLİ TİCARİ YAPISI MAHMUT PAŞA BEDESTENİ, MERKEZİN DEĞİŞEN YAPISI İÇİNDE 19. YÜZYIL SONUNDA İŞLEVİNİ BU ŞEKİLDE BÜTÜNÜYLE KAYBETMİŞTİR.

"SOF"   üretimi, iklim özelliklerinin Angora  keçisi üzerindeki olumlu etkileri, olayısıyla tiftiğinin yüksek kalitesi gibi etmenlerle şehri belirleyen başlıca üretimlerden biri olarak yüzyıllarca devam etmiştir. Angora, 1850’lere kadar bölgenin üretim ve ticaret merkezi niteliğini korumuştur. Bunda en önemli pay da geleneksel tiftik üretimi ve tiftikten yapılan şal ve sof gibi çeşitli dokumalardır. 17. Yüzyıla kadar Angora’da “sof” üreten 1000 kadar tezgah olduğu, bu özelliği ile Angora’nın o dönemlerin en önemli ticaret merkezi olduğu bilinmektedir. Sicillerde geçen adlardan da anlaşılacağı gibi, Ankara’da da diğer Osmanlı-Türk şehirlerinde olduğu gibi, her esnaf ayrı bir çarşı ya da sokakta yer almaktaydı.

ANKARA KEÇİSİ (Antique Print-ANGORA GOAT-Thornton-1782) 1711 Gravüründe Angora

Yüzyıllarca Angora’nın en etkileyici kesimi tarih içinde olduğu gibi "KALE" dir. Kale dışında şehir iki bölümden oluşmuştur. Bu dönemde, Kale ve şehrin en eski kesimleri olan Bedesten, Hanlar Bölgesi ve Uzun Çarşı'nın bir kısmı "YUKARI YÜZ", bugünkü Anafartalar Caddesi'nin altında kalan ve Hacı Bayram Camii'nden Karacabey Külliyesi'ne kadar uzanan kısım ise "AŞAĞI YÜZ" olarak isimlendirilmiştir.

17.yüzyılın ortasına doğru, 1640 yılında Ankara' ya gelen Evliya Çelebi, kenti ve kentteki yaşamı ayrıntılı biçimde anlatmaktadır. Evliya Çelebi önce ünlü Ankara Kalesinden söz eder. "Ankara'nın yüksek bir dağın tepesine dört kat beyaz taştan yapılmış sağlam bir kalesi vardır. Kale iç içe üç kat surlarla çevrilidir. İç kalenin çevresi kayalıktır. Bu yalçın kayalardan kaleye tırmanmak çok zordur. İç kalede topları çeşitli silahlar, cephane ve 600 ev bulunur. İç Kale aşağılarda ikinci sıra surlarla çevrilidir. Dağın eteklerinde ise üçüncü sıra dış surlar yer alır. Bu dış surlarla tüm kent güvenlik altına alınmıştır.’’demiştir.

 16. yüzyılın başlarından itibaren, Celali Saldırılarına karşı şehri savunmak amacıyla, şehir sakinlerinin de katılımıyla inşa edilmiş bir "ÜÇÜNCÜ SUR" un varlığı, gravürlerden, bu dönem Şer'iye Sicilleri incelendiğinde ve seyyahların anlattıkları sonucunda kesin olarak bilinmektedir 

Fransız doğa bilimci Joseph Pitton de Tournefort’un, "Relation d'un voyage du Levant, fait par ordre du Roy..." isimli 1717 tarihli eserde “Angora Gravürü”,  tüm zamanların bilinen en eski ve en güzel gravürdür.

1701'de Ankara’dan geçen Fransız hekim ve botanikçi Tournefort’un 1711 tarihinde çizdiği Angora Gravürü, kenti dönemindeki yapılarla birlikte tanıtmak bakımından önceki çalışmalardan daha önemlidir.

TOURNEFORT’UN ANGORA GRAVÜRÜ

“Günümüzdeki evler kerpiçten yapılmış olsa da duvarlarda çok güzel mermer parçaları da kullanılmış. Kentin surları alçak ve harap mazgallarla son buluyor, ne var ki, surlarda, özellikle de kulelerde ve kapılarda, hiçbir ayırım yapılmaksızın, duvarcılık malzemeleriyle yan yana kullanılmış sütunlar, baştabanlar, sütun başlıkları, sütun kaideleri ve diğer antik parçalar var; bununla birlikte kuleler ve kapılar güzel değil: Kuleler kare planlı, kapılarsa çok basit. Yazıtların bulunduğu yanda birçok mermer parçası kullanılmış olmasına karşın, çoğu Yunanca, bazılarıysa Latince, Arapça ya da Türkçe olan yazıtlar hala okunabiliyor….”

Tournefort Seyahatnamesi", 2013, S.229.

 “Kale bir harabe yığını olarak istifade veya büyük masrafalar ihtiyarile gelecek nesiller için muhafaza edilecek, gerek kültürel ve gerekse siyasi olsun milli hayatın merkezine temel keşkil edecektir. / Böyle bir inşaatla Türkiye mevcut asarı hasebiyle (Roma’da Kapitol, Pergamon’daki Kasır vs. Gibi) herkesce taktir edilen memleketler meydanında girecektir. Kalenin burçlerından herbiri bir Türk şehri tarafında inşa edilip, o şehrin ismi ile tesmiye edilmesi tarzı ile bunların imarı da varidi hatırdır. / Ankara şehri için başka bir merkez intihap etmek mümkün değildir.”

Prod. Hermann Jansen

 

ANKARA’NIN  ESKİ BİR RESMİ

 “Angora’dan Ankara’ya” başlıklı ilk yazımda 18. Yüzyıla kadar, Angora yerleşiminin fiziki gelişimini ve ekonomik yapısını, günümüze kadar ulaşan çok kısıtlı kaynaklardan yararlanarak özetle vermiştim.  Bu arada, Fransız doğa bilimci Joseph Pitton de Tournefort’un, tüm zamanların bilinen en eski ve en güzel mekan tarif eden 1711 Angora Gravüründen bahsetmiştim. Şehri çevreleyen 3. Sur duvarını gösteren, yapıların yerlerini ve konumlarını bulmamızda kolaylık sağlayan bu belgeden sonra, bu yazımda da günümüze kadar ulaşan bir eski önemli belge olan Ankara Tablosu’ndan bahsedeceğim.

 Ankara’nın Eski Bir Tablosu

Ankara’nın bilinen en eski, hala pırıl pırıl korunan, renkli ve yapıların birebir yer ve konumunda resmedildiği bu tablo görülmeye değer..

Yaklaşık 500 yıl önce, 17. yüzyıl başlarında yapılan ve Hollanda’da Rijksmuseum ‘da bulunan Angora tablosu, büyük uğraşlardan sonra ülkemize getirildi.. Hatta ben bu tabloyu görmek için Amsterdam’a gitmeyi düşünürdüm yıllardan beri..

Bu harika tablo ve Ankara’nın yüzyıllarca en önemli ticari meta olan “Sof ” culuk ve sof ürünleri; “Tarihi Dokumak : Bir Kentin Gizemi Sof Sergisi” ile birlikte  Çengelhan’ daki Rahmi M. Koç Müzesi’nde sergilenmekte...Ne kadar şanslıyız !! Kent tarihine, kültürüne, geçmişe meraklı olanlardan hala gezmeyenler, görmeyenler varsa mutlaka gezmelidir..

 Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (VEKAM), Rahmi M. Koc Müzesi Ankara işbirliğiyle, Ankara kecisinin tiftiğinden eğrilen iplikle dokunan tarihi Ankara sof kumaşını odağına alan sergiyle, Ankara’nın tarihinde çok önemli bir yere sahip bu ticari ürün ve tarihcesi ilgilileriyle buluşmuş.

 Prof. Dr. Semavi Eyice; Ankara’nın o dönemde Halep’e benzetilecek kadar görkemli bir “Kale Şehir” olduğu, kenti cevreleyen üç sur bulunduğu, anıtsal yapıların yerleri ve konumları ile – bazıları gunumuze kadar yok olsa da- belirlendiği bu tablonun detaylarını “Ankara’nın Eski Bir Resmi” adıyla kitabında yayınlamıştır. Semavi Eyice, 1972 yılında yayınladığı, “Ankara’nın Eski Bir Resmi, Tarihî Vesika Olarak Resimler, Ankara’dan Bahseden Seyyahlar, Eski Bir Ankara Resmi” adlı eserini okumayanlara tavsiye ediyorum. (Ankara. Türk Tarih Kurumu, Atatürk Konferansları  IV. ciltten ayrıbasım.)

 Tablonun alt kısmında bulunan ve şehir hayatını anlatan bu bölüm tablodan ayrı bir sahne olarak resmedilmiştir. Bilhassa 17. ve 18. yy. ‘da Avrupa'da şehir hayatı tabloları adı altında bir takım tablolar moda olmuştur. Bu tablolarda o şehirdeki hayat ne ise hepsi bir arada yansıtılmıştır.

YUKARIDAKİ BÖLÜMDE ANGORA'DAKİ TİCARET HAYATI, ESNAF VE SANATKÂR LONCALARI GÖRÜLÜYOR.

Kenarda büyük bir dokuma tezgâhı ve terazili beyaz sakallı bir satıcı var. Feraceli kadınlardan başka, pazarlık yapan, çünkü aralarında biri keseye davranmış vaziyette, bir takım tüccarlarda var. Hatta arada bir de dilenci ve dövüşenler de ihmal edilmemiş.

Herhalde çok sayıdaki bu kadınlar, yünleri yıkayıp hazırlayan işçilerdir. Çünkü ateş yanan bir ocak var. En kenarda büyük bir tezgâhta yünler dokunmaktadır. Ortada dua edildiğini görüyoruz. Belki de yıllık mahsulün satışı sırasında yapılan bir dini tören ile ilgili bir sahne. Resimde kadınların çokluğu Osmanlı devrinde tiftik endüstrisinde kadınların önemli yeri olduğunu gösteriyor.

Sof üretimi büyük bir ticari merkezin gelişmesine neden olmuştur ve kentin yüzyıllarca süren en önemli üretim ve ticari meta olarak “SOF” kültürel bellekte önemli bir yer tutmaktadır.

Sof üretimi ve ticareti, 16. yüzyıl Angora'sının ekonomik gelişiminin başlıca nedenlerinden biridir ve en önemlisidir. Şehir içi ve dışı ticarette, sof ve bazı kumaş ticareti büyük yer tutmaktadır. Bedesten ve çevresindeki ticari hanlar bu ticaretten paylarını çokça almış olmalıdırlar. Ticaretin artan bu gelişimi günümüze kadar yaşayan önemli bir kültür varlığı olan “HASAN PAŞA HANI” (Sulu Han) ve çevresinin de büyüyüp gelişmesine neden olmuştur.

"İki bin dükkânı vardır. Bir süslü Bedesteni bulunmaktadır. Çarşılarının çoğu yüksek yerdedir. Uzunçarşısı, Sipahi Pazarı, Kale Altı Pazarı, gayret kalabalık

pazarlardandır ”.

"Bedesten yapısı çok görkemlidir. Kıymetli mallar, taştan yapılmış ve çok kubbeli olan bu binada satılır”.

Ahiler Devrinde (13. ve 14. yüzyıllarda ) başlangıçta sadece debbağ, saraç ve kunduracıları kapsayan Ahi Örgütlerinin, giderek 24 üretim dalını kapsayacak biçimde genişledikleri saptanmıştır.

PAUL LUCAS’IN SEYAHATNAMESİ’NDE ANGOURA GRAVÜRÜ – 1712 (Kaynak: M. Tunçer

Ahi örgütlerinin üretimde bulunduğu zanaat dalları şunlardır: Çiftçiler, debbağlar, haytaplar, nalıncılar, dokumacılar, çulhacılar, hallaçlar, sandıkçılar, nalbantlar, destegâhçılar, bezzazlar, ipekçiler, şekerciler, demirciler, leblebiciler, aktarlar, pabuççular, göncüler, bıçakçılar, kuyumcular, ekmekçiler, berberler, keresteciler, yorgancılar. Bu üretim ve servisler, her biri belirli sokakta yoğunlaşmışlar ve sonraları gelişerek yayılmışlardır. Bu sokaklardan bazıları günümüze kadar ulaşmış ve belirli mimari tipoloji analizleri yapmaya olanak sağlamıştır.

1852 senesinde seyahate çıkan A. D. Mordtmann Ankara ticareti hakkında şöyle yazmış:

“Angora senede bir milyon okka tiftik yani Angora tiftik keçisi yünü ihraç eder. Okkası 60 kuruştur ki 60 milyon kuruş eder. (6 000 000 Florin). Angora keçisinin senelik verimi 450-500 000 kg’dır. Her keçi senede 1 okka verir, bu miktardan takriben 100 000 kilo Hollanda’ya gönderilmek üzere, memleketten işlenir. 45-50 000 kilo memleketin ihtiyacına harcanır, 300 000 kilo ham olarak, İngiltere’ye, bir miktar Marsilya tarikiyle Fransa’ya, Triyeste tarikiyle Avusturya’ya gönderilirdi. İngiltere aldığı yapağıyı, işledikten sonra (Kişmir) yapağı diye satar. Hollanda ve İngiltere’ye ihraç olunan yapağıdan şal yapılır, iyi cins yünün kilosu 70 Frank’ı aşar.”

ANKARA’NIN 1839 TARİHLİ VON VİNCKE HARİTASI

 1839 Tarihli Angora Haritası; şehrin kent dokusu, surları, önemli yapıları, ulaşım sistemi ve yakın çevresindeki doğal değerler hakkında bize önemli bilgiler vermektedir. H. von Moltke'nin kurmaylarından Binbaşı Baron von Vincke tarafından hazırlanan bilinen en eski Angora haritasıdır. Üçüncü sur duvarı, şehre giriş kapıları ve yol sistemi ile Bedesten ve bazı hanlar net olarak görülebilmektedir.

 Üçüncü Sur Giriş Kapıları: Bu kapılardan en önemlileri şunlardır:  

·       Erzurum Kapısı, doğuya açılan bir kapıdır,

·       İzmir Kapısı (günümüzde Osmanlı Bankası’nın bulunduğu yerdeydi),

·       Cenabi Paşa kapısı (Kayseri Kapısı – günümüzde İş Bankası’nın bulunduğu yerdeydi),

·       İstanbul Kapısı ise günümüzde Dışkapı (Çankırıkapı) idi. 

 

Önemli bir KÜLTÜREL BELLEK mekânı olan “ÜÇÜNCÜ SUR DUVARI” 20. yüzyıl başlarında tamamen yok olmuştur. Angora çarşılarında özellikle Bedesten çevresindeki ticaret 19. Yüzyılın başlarından itibaren yitirmeye başlamıştır. “Son yıllarda iyice gerileyen ticaret, tamamen yerli Hristiyanların eline geçmiştir.”

 

Atpazarı, Bedesten ve çevresinde yer seçen Hanlar Bölgesi bu yüzyıllarda da esas şehir merkezi işlevini sürdürmektedir. Ancak, şehirdeki üretimin şekil değiştirmesi, sof üretimin yok denecek kadar azalması ve şehrin tarımsal üretimde bulunacak şekilde yeniden örgütlenmesi ile bu ana merkezin başlıca ticari fonksiyonları azalmış bulunmaktadır.

 

 ANGORA’DAN ANKARA’YA (3) KEÇİLERİ KAÇIRMAK!

 “Angora’dan Ankara’ya” başlıklı ilk yazımda 18. Yüzyıla kadar, Angora yerleşiminin fiziki gelişimini ve ekonomik yapısını, günümüze kadar ulaşan çok kısıtlı kaynaklardan yararlanarak özetle vermiştim.  İkinci yazımda da günümüze kadar ulaşan bir eski önemli belge olan Ankara Tablosu’ndan bahsederek bu ünlü Tablo’nun ve Ankara’nın yüzyıllarca en önemli ticari meta olan “Sof ” culuk ve sof ürünlerinin “Tarihi Dokumak : Bir Kentin Gizemi Sof Sergisi” adıyla Çengel Han’daki Rahmi M. Koç Müzesinde sergilendiğinden bahsetmiştim.

Ankara, Orta Anadolu bölgesinde, morfolojik bakımdan yerleşmeye uygun doğal bir eşik kuşağında bulunmaktadır. Kent, doğu-batı yönünde uzanan Engürü Ovasının doğu yamaçlarında kurulmuş olup, kuzeyde Karyağdı dağları (1200-1500 m), güneyde Meşe ve Hacı dağları, güneydoğuda ise Elmadağ (1800 m) ile sınırlanmaktadır. Ankara’nın yakın doğal bölgesi batıya doğru Engürü Ovası ve Sincan’ın batısındaki kuzey-güney doğrultusunda uzanan Mürted Ovası ile birleşmektedir.

“Tarihi Dokumak : Bir Kentin Gizemi Sof Sergisi” adıyla Çengel Han’daki Rahmi M. Koç Müzesinde sergilendiğinden bahsetmiştim.

Ankara, Orta Anadolu bölgesinde, morfolojik bakımdan yerleşmeye uygun doğal bir eşik kuşağında bulunmaktadır. Kent, doğu-batı yönünde uzanan Engürü Ovasının doğu yamaçlarında kurulmuş olup, kuzeyde Karyağdı dağları (1200-1500 m), güneyde Meşe ve Hacı dağları, güneydoğuda ise Elmadağ (1800 m) ile sınırlanmaktadır. Ankara’nın yakın doğal bölgesi batıya doğru Engürü Ovası ve Sincan’ın batısındaki kuzey-güney doğrultusunda uzanan Mürted Ovası ile birleşmektedir.

Ankara Çanağı’na dışarıdan giren başlıca akarsular, kuzeydoğudan gelen Çubuk çayı, doğudan gelen Hatip Çayı ve güneydoğudan şehre yaklaşan İncesu Deresi’dir. Hatip Çayı Ankara Kalesi eteklerinden geçerken üzerinde kurulmuş bulunan Roma Dönemi Su Bendi’nden dolayı  “Bend Deresi” adını alır.

 Hatip Çayı, Çubuk Çayı ve İncesu beş yüzyıldan fazla bir süredir bu günkü adlarıyla anılmışlardır. Yüzyıllarca bu akarsulardan çevresindeki bahçelerin, bostanların sulanmasında yararlanılmış, bazı kesimleri ise dinlenme ve mesire olarak kullanılmıştır.

BENDDERESİ ÜZERİNDEKİ ROMA DÖNEMİNDE YAPILMIŞ SU BENDİ

16. ve 17. yüzyıllarda Hatip Çayının (Bendderesi) Ankara’nın en önemli ekonomik ürünleri Sof üretiminde (Tiftik) kullanıldığı, bu nedenle suyun temizliğinin önem taşıdığı bilinmektedir.

"SOF" üretimi, iklim özelliklerinin Angora keçisi üzerindeki olumlu etkileri, dolayısıyla tiftiğinin yüksek kalitesi gibi etmenlerle şehri belirleyen başlıca üretimlerden biri olarak yüzyıllarca devam etmiştir.

Galatlar döneminden beri keçi üretimi yapılan bir merkez olan Ankara’nın keçileri ve onların eşsiz tüyleri için Evliya Çelebi’nin yazdıklarını okumak yeterlidir:

  “Ankara keçileri, dağlarda yetişen pırnar yaprağı yerler. Tiftik keçisi beyaz süt gibi olup onun gibi beyaz bir mahlûk belki yoktur. Sof ipliği bunların yününden çıkarılır. Bu keçilerin tiftiğini makasla kırksalar sert olur. Ama yolsalar Eyüp Peygamberin ipeği kadar yumuşak olur. Fakat zavallı keçileri yolarken ANKARA KEÇİSİ (Kaynak: Mine Sofuoğlu )

feryatları göğe ulaşır. Kibarlar onların feryat etmesini engellemek için kireç ve külle suyu karıştırıp keçileri bu şerbetle yıkarlar. Tüyler zahmetsizce dökülür ve keçiler çıplak kalır.”

 Evliya Çelebi, Ankara keçisi üzerinde özellikle durur. Çelebi, Ankara keçisinin tiftiğinin o dönem “süt gibi beyaz”, “ipek gibi yumuşak” hatta “ipekten âlâ”, “elmas gibi parlak” gibi sitayişli ifadelerle bahsedildiğini de aktarır. Ankara tiftiğinden elde edilen ipliklerden sof ve şali denen dokumaların yapıldığını ve Ankaralının başlıca geçim kaynağını teşkil ettiğini de yine Seyahatname’den öğreniriz.

Ankara keçilerinin ünü yurt dışına taşmıştı, hatta seyyahlar Ankara’ya gelir gelmez Ankara keçilerini görmek isterdi. Ankara keçisinin bu benzersiz özelliğinin yetiştikleri coğrafya ve tükettikleri bitkilerle ilgili olduğu sıkça tekrarlanır. Nitekim Ankara Keçisi başka ülkelere götürüldüğünde kendi kimlik ve kişiliklerinden uzaklaşmaktaydı. Ankara keçisi bölgede antik çağdan beri var mıydı, yoksa 11. Yüzyılda Anadolu’ya Selçuklular tarafından mı getirildi sorusunun cevabı henüz bilinmemektedir. Ancak bu hayvanın Osmanlı İmparatorluğu döneminden beri Ankara’nın servetini oluşturduğu bir gerçektir (Kaynak: Nejdet Seyfeli) .

"SOF" üretimi, iklim özelliklerinin Angora keçisi üzerindeki olumlu etkileri, dolayısıyla tiftiğinin yüksek kalitesi gibi etmenlerle şehri belirleyen başlıca üretimlerden biri olarak yüzyıllarca devam etmiştir.

Galatlar döneminden beri keçi üretimi yapılan bir merkez olan Ankara’nın keçileri ve onların eşsiz tüyleri için Evliya Çelebi’nin yazdıklarını okumak yeterlidir:

  “Ankara keçileri, dağlarda yetişen pırnar yaprağı yerler. Tiftik keçisi beyaz süt gibi olup onun gibi beyaz bir mahlûk belki yoktur. Sof ipliği bunların yününden çıkarılır. Bu keçilerin tiftiğini makasla kırksalar sert olur. Ama yolsalar Eyüp Peygamberin ipeği kadar yumuşak olur. Fakat zavallı keçileri yolarken ANKARA KEÇİSİ (Kaynak: Mine Sofuoğlu )

feryatları göğe ulaşır. Kibarlar onların feryat etmesini engellemek için kireç ve külle suyu karıştırıp keçileri bu şerbetle yıkarlar. Tüyler zahmetsizce dökülür ve keçiler çıplak kalır.”

 Evliya Çelebi, Ankara keçisi üzerinde özellikle durur. Çelebi, Ankara keçisinin tiftiğinin o dönem “süt gibi beyaz”, “ipek gibi yumuşak” hatta “ipekten âlâ”, “elmas gibi parlak” gibi sitayişli ifadelerle bahsedildiğini de aktarır. Ankara tiftiğinden elde edilen ipliklerden sof ve şali denen dokumaların yapıldığını ve Ankaralının başlıca geçim kaynağını teşkil ettiğini de yine Seyahatname’den öğreniriz.

Ankara keçilerinin ünü yurt dışına taşmıştı, hatta seyyahlar Ankara’ya gelir gelmez Ankara keçilerini görmek isterdi. Ankara keçisinin bu benzersiz özelliğinin yetiştikleri coğrafya ve tükettikleri bitkilerle ilgili olduğu sıkça tekrarlanır. Nitekim Ankara Keçisi başka ülkelere götürüldüğünde kendi kimlik ve kişiliklerinden uzaklaşmaktaydı. Ankara keçisi bölgede antik çağdan beri var mıydı, yoksa 11. Yüzyılda Anadolu’ya Selçuklular tarafından mı getirildi sorusunun cevabı henüz bilinmemektedir. Ancak bu hayvanın Osmanlı İmparatorluğu döneminden beri Ankara’nın servetini oluşturduğu bir gerçektir (Kaynak: Nejdet Seyfeli) .

LOUİS CLAUDE LEGRAND TARAFINDAN YAPILMIŞ ANKARA KEÇİSİ GRAVÜRÜ (1786).

 16. yüzyılda, iç ve dış piyasada büyük rağbet kazanan ve ihraç mallarının başında gelen Angora soflarının, kalite ve özelliklerinin bozulmaması için büyük gayret gösterildiği belgelerden anlaşılmaktadır. Tiftiğin içine yapağı karıştırıldığı ve böylece kalitenin bozulduğu görüldüğünden, bu işleme engel olunarak “sof” kalitesinin bozulması önlenmeye çalışılmıştır.

ANKARA YAĞLIBOYA TABLOSU’NDA TİFTİK KEÇİLERİNİN KIRKILMASI

 Ayrıca, tezgâhtan çıkan sofların yıkanması, cenderelenmesi, boyanması ve perdahlanması aşamalarında, bu sanatla uğraşan kişilerin güvenilir ve işinin ehli olmalarını sağlamak amacıyla bu kişiler “kefalete” bağlanmışlardır (“Kefalete” bağlanan kişiler belirli nizamlara bağlı olarak iş görürler ve sof üretimi bu düzen içerisinde yapılırdı).

 Ancak, 17. yüzyılın sonlarına doğru, Osmanlı Maliyesinde ekonomik sıkıntıların artışı ve “akça” değerinin değişkenliği nedeni ile sanatkârların ücretleri de sabit kalmamış, sürekli değişmiştir.  Bunun sonucu olarak, sof kalitesi de sürekli bozulmuş ve üretim kısmen azalmıştır. “Sof” ların renklerinin bozulması ve eski parlaklığını, çekiciliğini kaybetmesinin bir başka nedeni de, Angora’da Bendderesi kenarında yerleşmiş bulunan dabakların (debbağlar) dükkânlarında lağımlar açılması ve pisliklerin buraya atılarak suyun kirletilmesi ile soflarda kimyasal ve teknik bozulmaların oluşmasıdır.

BENDDERESİNDE DEBBAĞLAR (Kaynak: Dericizade Arşivi)

 Mehmet Tunçer ve Necati Yalçın ile 23 Şubat 2019 tarihli Ankara Sohbetleri 2. 'nin konusu Ahilik, sof üretimi ve debbağlardı. Konuk sayın Dericizade Faruk Küçük ile yaptığımız sohbeti aşağıdaki adresten izleyebilirsiniz:

https://www.youtube.com/watch?v=Jc0wwaoQWYg

BENDDERESİ VE ROMA BENDİ ÇEVRESİNDEKİ DEBBAĞHANELER SUYUN KİRLENMESİNE

SEBEP OLMUŞTUR

 Sof üretiminde bozulma, azalma ve çöküşün en önemli nedeni ise; Angora keçisinin, Osmanlı İmparatorluğu dışına canlı olarak ihraç edilmesi, buralarda aynı kalitede üretilmesi ve geliştirilen endüstriyel dokuma tezgâhlarının rekabeti olmuştur. 17. Yüzyılda ilk olarak Fransızlar Angora keçisinin bu yöre dışında yetiştirilmesine girişimlerde bulunmuşlar, ancak başarılı olamamışlardır. Evliya Çelebi Seyahatname ’de “Cenab-ı Hakka hamd-ü sena, bunlar çabuk bozuldular” diyerek bu başarısızlığı memnunlukla karşıladığını belirtmektedir.

 ’Ankara keçisi’ (Angora goat), kılı moher adıyla anılmaya başladı. O tarihlerde başta Ankara olmak üzere; Zir, Çankırı, Beypazarı Nallıhan ve Kalecik’te 1355 tiftik tezgahı bulunmakta ve her yıl 20.000 top kumaş yurt dışına satılmaktaydı.

 1830 ve 1854 tarihlerinde bu girişim tekrarlanmış, ancak gene başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu konuda ilk darbe İngiltere'den gelmiş, Afrika'nın güneyinde yetiştirmeyi başardıkları kaliteli tiftik ile piyasada en güçlü rakip haline gelmişlerdir. İngilizler, 1839 tarihinde ülkelerinde kurdukları fabrikalarla da Angora’daki el tezgâhlarına rakip olmuşlar ve gelişen teknoloji ile daha hızlı ve ucuz üretimde bulunarak piyasayı ellerine geçirmişlerdir.

Bütün bu gelişmelerin sonucunda, 16. - 17. yüzyıllarda Angora’da bulunan 4-5 bin dolaylarındaki dokuma tezgâh sayısı 19. yüzyılın sonlarına doğru giderek azalmış ve birkaç tezgâh dışında “sof” üretimi yok olmuştur. Evliya Çelebi, Angora keçisinin ülke dışına çıkarılması girişimlerine ve tiftik ipliğiyle ülke dışında yapılan dokumalara da değinir:

 "Frenk veled-i zinâları bu Engiirü keçilerinden Frengistan'a götürüp hayâl iplik eğirtip sûf dokumak murâd edindiler. Biemrillah keçiler bir senede bayağı tüğlü keçiler oldu ve dokudukları şeyleri sûf olmayup mevc vermeğe kadir olmadılar.

hare vermeyi başaramadılar. Sonra, Angora'dan eğrilmiş sof ipliği alarak Frenk ülkesine götürüp sof dokumak istediler, yine olmadı. Şimdi papazlar için sof gibi görünen ama hareli olmayan siyah rukla şalı dokuyorlar. Angora halkı soflarının özelliğinin Hacı Bayram Veli'nin kerameti ile Angora'nın suyunun, havasının güzelliğinden ileri geldiğini söylerler. Gerçekten de Angora sofunun yeryüzünde eşi benzeri yoktur ve Angora'nın muhayyeri de ünlüdür. Angora'nın kerpiçi de tanınmıştır. Halkı çoğunlukla kara ve deniz tüccarıdır. İzmir, Frenk ülkesi, Arabistan ve Mısır ile yedi iklimde sof makbul tutulduğu için, halk buralara giderek ticaret yapar. "

 

Bu belgelerin Türkçesini ilk kez 1951’de “Kraliçe Elizabeth Devrinde Türkler Ve İngilizler” adlı kitabında yayımlayan Prof. Dr. Hamit Dereli, I. Elizabeth dönemi Türk-İngiliz ilişkilerini şöyle değerlendiriyordu[1] :


[1] Hamit Dereli, “Kraliçe Elizabeth Devrinde Türkler ve İngilizler”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları, No: 82, 1951

hare vermeyi başaramadılar. Sonra, Angora'dan eğrilmiş sof ipliği alarak Frenk ülkesine götürüp sof dokumak istediler, yine olmadı. Şimdi papazlar için sof gibi görünen ama hareli olmayan siyah rukla şalı dokuyorlar. Angora halkı soflarının özelliğinin Hacı Bayram Veli'nin kerameti ile Angora'nın suyunun, havasının güzelliğinden ileri geldiğini söylerler. Gerçekten de Angora sofunun yeryüzünde eşi benzeri yoktur ve Angora'nın muhayyeri de ünlüdür. Angora'nın kerpiçi de tanınmıştır. Halkı çoğunlukla kara ve deniz tüccarıdır. İzmir, Frenk ülkesi, Arabistan ve Mısır ile yedi iklimde sof makbul tutulduğu için, halk buralara giderek ticaret yapar. "

 Bu belgelerin Türkçesini ilk kez 1951’de “Kraliçe Elizabeth Devrinde Türkler Ve İngilizler” adlı kitabında yayımlayan Prof. Dr. Hamit Dereli, I. Elizabeth dönemi Türk-İngiliz ilişkilerini şöyle değerlendiriyordu[1] :


[1] Hamit Dereli, “Kraliçe Elizabeth Devrinde Türkler ve İngilizler”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları, No: 82, 1951

“Buna benzer diğer birçok belgelerden anlıyoruz ki, o dönemde Türkiye’de dokumacılık ve boyacılık sanatları pek ilerlemişti. On altıncı yüzyılda İngilizlerin bütün çabası kumaşlarını ve boyalarını ıslah etmek, satışlarını arttırmak, kendi sanayi ürünleri için geniş pazarlar bulmak üzerine yoğunlaştırılmıştı. Bunun için Türkiye’nin ünlü yünlü kumaşlarından mostralar alıp İngiltere’ye götürülecek, Diers Hall (Boyacılar Çarşısı)’nda teşhir edilecek, İngiliz boyacılarının kendi becerilerine ilişkin besledikleri yanlış kanılar kafalarından silinecekti.”

Yine Türkiye’de bulunan İngiliz ticaret temsilcisinden “ipekli ve yünlü kumaşları boyamakta usta iki delikanlı” isteniyordu. Bu ustalar doğal yollardan sağlanamazsa, herhangi bir paşanın yardımı ile, o da olmazsa İstanbul’da oturan Fransız elçisi yardımıyla sağlanacaktı. Bunun için temsilciye İstanbul’a varır varmaz Fransız elçisi ile tanışması ve dost olması öğütleniyor, bu amaca ulaşmak için her şeye başvurmaktan çekinmemesi söyleniyordu. Yine bu belgelerden birinde İngiliz ticaret temsilcisine Cezayir ve Tunus’da “Bonettos Colorados Rugios” (kırmızı renkli başlık) adı verilen kenarsız bir tür kırmızı İskoç başlığı için Türkiye’de pazar bulması buyruğu veriliyordu. Bundan şu soru akla geliyor: Acaba fes İngilizler tarafından mı Türk ülkelerine getirilmiştir? Fes kelimesinin sözcük kökeni bakımından Kuzey Afrika’daki Fez şehriyle ilgili olması, bunun böyle olduğu olasılığını güçlendirmektedir.” [1] 

Bütün bu gelişmelerin sonucunda, 16. - 17. yüzyıllarda Ankara’da bulunan 4-5 bin dolaylarındaki dokuma tezgah sayısı 19. yüzyılın sonlarına doğru giderek azalmış ve birkaç tezgah dışında “sof” üretimi yok olmuştur.

“Kale Türk milletinin kültürel mabedini teşkil edecek (müze, konferans salonu ve b.g.) bir bina ile taçlandırılacaktır. Şehirin bütün kısımları merkez Kale olarak tanzim edilmiştir.”

Prof. Herman Jansen


[1] Özakıncı, C., 2017, Kraliçe I. Elizabeth ve Osmanlı İmparatorluğu'nda İngiliz Sanayi Casusları, Bütün Dünya..

ANKARA KALEİÇİ’NE YÖNELİK KORUMA AMAÇLI PLANLAMA ÇALIŞMALARI

Ankara Kalesi ve Kaleiçi Tarihi Kentsel Sit Alanı, Ankara Metropoliten Kent bütünü içinde Eski Ankara (Tarihi Kent Dokusu) ve Ulus Tarihi Kent Merkezi'nin en görkemli ve korunmaya değer bölümüdür. Roma öncesi Ankara’ya ilişkin bilgi çok sınırlıdır. Hitit İmparatorluğu döneminde askeri bir garnizon kenti ve şimdiki İçkale’nin bir yerleşme merkezi olduğu ileri sürülen Ankara, M.Ö. 8. ve 7. yüzyıllarda bir Frig Şehri olarak varlığını sürdürmüştür.

Ankara, M.Ö. 4000-1200 yılları arasında Hititlerin egemen olduğu dönemde, askeri garnizon ve çevresindeki yerleşme alanından oluşmakta olup bugünkü İçkale’den ibarettir. Kale çevresindeki yamaç ve düzlüklerin yerleşime açılması ilk olarak Frigler döneminde gerçekleşmiştir. Kent yine Frigler döneminde ilk sıçramasını yaparak bugünkü Hacıbayram çevresinde de gelişmiştir. Sonraki Lidya dönemi, kentin önemini koruyup büyüdüğü ancak buna ilişkin kayıt olmayan bir dönemdir.

Jansen Planından bu yana (1932) "PROTOKOL ALANI" sınırlaması ile kısmen korunabilmesi, fiziki belirgin sınırlarının bulunması ve herhangi  bir plan ve şuyulandırma yapılmaması nedenleri ile de korunmaya en aday kesimidir. Bu güne kadar benimsenen yöntem, daha çok yasaklayıcı ve tarihi, kültürel değerleri kendi haline terk edici bir yaklaşımdır. Korunması gerekli kültürel, tarihi, mimari, doğal ve çevresel değerleri yaşatacak ve süreklilik sağlayarak gelecek kuşaklara aktarmak amaçlanmalıdır.

Ankara Belediyesi tarafından Belediye Başkanı Mehmet Barlas zamanında (1973) çevreye “örnek bir onarım göstermek” amacıyla satın alınan yapılara el atılmıştır. Bu yapılar her toplantıda Kültür Bakanlığı ile belediye arasında önemli bir gündem maddesini oluşturmuştur (Şekil….). 

ANKARA KALEİÇİ’NE YÖNELİK KORUMA AMAÇLI PLANLAMA ÇALIŞMALARI

Ankara Kalesi ve Kaleiçi Tarihi Kentsel Sit Alanı, Ankara Metropoliten Kent bütünü içinde Eski Ankara (Tarihi Kent Dokusu) ve Ulus Tarihi Kent Merkezi'nin en görkemli ve korunmaya değer bölümüdür. Roma öncesi Ankara’ya ilişkin bilgi çok sınırlıdır. Hitit İmparatorluğu döneminde askeri bir garnizon kenti ve şimdiki İçkale’nin bir yerleşme merkezi olduğu ileri sürülen Ankara, M.Ö. 8. ve 7. yüzyıllarda bir Frig Şehri olarak varlığını sürdürmüştür.

Ankara, M.Ö. 4000-1200 yılları arasında Hititlerin egemen olduğu dönemde, askeri garnizon ve çevresindeki yerleşme alanından oluşmakta olup bugünkü İçkale’den ibarettir. Kale çevresindeki yamaç ve düzlüklerin yerleşime açılması ilk olarak Frigler döneminde gerçekleşmiştir. Kent yine Frigler döneminde ilk sıçramasını yaparak bugünkü Hacıbayram çevresinde de gelişmiştir. Sonraki Lidya dönemi, kentin önemini koruyup büyüdüğü ancak buna ilişkin kayıt olmayan bir dönemdir.

Jansen Planından bu yana (1932) "PROTOKOL ALANI" sınırlaması ile kısmen korunabilmesi, fiziki belirgin sınırlarının bulunması ve herhangi  bir plan ve şuyulandırma yapılmaması nedenleri ile de korunmaya en aday kesimidir. Bu güne kadar benimsenen yöntem, daha çok yasaklayıcı ve tarihi, kültürel değerleri kendi haline terk edici bir yaklaşımdır. Korunması gerekli kültürel, tarihi, mimari, doğal ve çevresel değerleri yaşatacak ve süreklilik sağlayarak gelecek kuşaklara aktarmak amaçlanmalıdır.

Ankara Belediyesi tarafından Belediye Başkanı Mehmet Barlas zamanında (1973) çevreye “örnek bir onarım göstermek” amacıyla satın alınan yapılara el atılmıştır. Bu yapılar her toplantıda Kültür Bakanlığı ile belediye arasında önemli bir gündem maddesini oluşturmuştur (Şekil….). 

KALEKAPISI VE TAÇ VAKFI’ NIN RESTORE ETTİĞİ YAPILAR

11 yıldır içinde yaşayanlar boşaltılarak  boş ve bakımsız durumda bırakılan, Kaleiçi Doyran Sokak 5, 7 ve 9 kapı numaralı eski Ankara evleri,  “Türkiye Anıt-Çevre ve Turizm Değerlerini Koruma Vakfı” (T.A.Ç.)  ile 21.3.1984 tarihinde imzalanan bir protokol uyarınca onarım ve işletmesi yapılmak üzere adı geçen vakfa devredilmiştir.

Restorasyon çalışmaları sonucunda bu evlerin, “Eski Ankara Evi” niteliğinde lokanta, pastahane ve hediyelik eşya satış (bakırcı, kilimci, vb.) birimleri halinde düzenlenmesi planlanmıştır.

27. ÜÇ EV  (RESTORASYON SONRASI - 1998)

Ancak, idari ve akçalı bazı sorunlar nedeniyle onarım çalışmaları çok uzun sürmüş, ancak 1992 yılında tamamlanabilmiş ve amaçlananın dışında (lokanta, çay bahçesi) olarak halen kullanılmaktadır (Şekil 25-26-27).

Halbuki, bu tür uygulamaların olabildiğince çabuk tamamlanması, halkın korumaya olan güvenini kazanmak ve ilgisini çekmek bakımından önem taşımaktadır. 19 yıl gibi çok uzun bir süre içinde gerçekleştirilebilen bu “örnek” nasıl bir örnek olacaktır? Gene de, Kalekapısı’ ndan girişte sol tarafta yer alan bu yapılara prestij niteliği taşıyan bir kullanımın verilmesi ve zaman zaman turistlerin, politikacıların, sanatçıların ve Ankara halkının Kale’ ye olan ilgilerini çekmek bakımından önemli bir gelişme sayılmalıdır.

ANKARA KALESİ KORUMA GELİŞTİRME İMAR PLANI PROJE YARIŞMASI

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Altındağ Belediyesi ve Ankara Büyük Şehir Belediyesi’ nin de katkılarıyla, “Ankara Kalesi’ nin çağdaş şehircilik, ulaşım, peyzaj ve restorasyon ilkeleri açısından günümüz ve geleceğin gereksinimlerini karşılayacak biçimde şekillenmesini sağlayacak tasarımları elde etmek” amacıyla, “Ankara Kalesi Koruma Geliştirme (İmar Planı) Projesi” yarışmasını açmıştır[1].

Bu yarışmanın amacı; “.....Ankara Kalesi ve çevresinin bugün içerdiği tarihi ve kültürel değerleriyle, geleneksel dokusuyla, turistik çekiciliğiyle korunması ve geliştirilmesidir. Bu amaca ulaşmak için; Kaleiçi’nde teknik ve sosyal altyapının düzenlenmesi, kent bütünüyle doğru bir bağlantı kurulması, yapıların sağlıklaştırılması, bakım ve onarımları ile boş alanların çevreye uyumlu olarak değerlendirilmesi gibi hem fiziki hem de sosyal, kültürel,ekonomik düzenlemelerin bir bütün içinde ele alınması...”  olarak belirlenmiştir[2].

Yarışma jürisinin 1988 tarihli sonuçları açıklayan raporunda belirttiği gibi bu yarışma kendi türünün ilk örneğidir.

“Bu yarışma ile şehircilik, mimarlık, restorasyon disiplinlerinin bu dallardaki bilgi birikimi, beceri ve duyarlılığı ile bütünleşmiş, bunun yarattığı güç birliği ile yeni sentezlere varmak olanağı sağlanmıştır.”

“Aynı zamanda Ankara’nın çok önemli şehir elemanı olarak “Kalesi için” ilk ciddi planlama girişimidir. yine aynı değerlendirme raporu ile proje bütününde koruma ve geliştirme dengesinin kurulması çabasındaki duyarlılığı için 40 proje içinde birinciliğe layık görülmüştür.

1987 tarihli yarışma projesi bu alanı, “Kültür Ve Turizm Merkezi” alanı olarak tanımlamış, koruma, geliştirme, kullanma dengesi içinde başta bulunduğu yörenin ve giderek kentin sosyal ve ekonomik kalkınmasına itici gücü oluşturacak bir zemini hazırlamayı amaçlamıştı.

Uygulama süreci;

1.     Sözleşme 11 mayıs 1990; ek sözleşme 9 haziran 1993

2.     Sözleşme 18 ocak 2000

Ankara Kalesi hala 1932 planlarındaki protokol alanı olarak tanımlı “etkilenme ve geçiş hükümleri” çerçevesinde parsel bazında kararlar ile parçacı yaklaşımlarla dönüşümünü sürdürmektedir (Ankara Kalesi Koruma Ve Geliştirme Proje Yarışması, Yayınlanmamış Rapor, Ulusoy, A., Akman, T., Ergül, A., Ekim 2004).

[1] "Ankara Kalesi Koruma Geliştirme Projesi, Tesbit ve Değerlendirme ve Ön Kararlar", Kültür ve Turizm Bakanlığı, Eski eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü, O.D.T.Ü. Mimarlık Fakültesi, Restorasyon Bölümü

1980, s.67. Bu çalışma 1 Ağustos-1979 - 29 Şubat 1980 tarihleri arasında yapılmıştır.

 
[2] Ankara Kalesi Koruma Geliştirme Proje Yarışması Şartnamesi, 1987., Ajans Türk Mat., Ank., s.229-237.

 1988 Yarışmasının 1. Projesi “GEÇMİŞİMİZ İÇİN BİR GELECEK” istiyordu.  İlgili kurumlar bu sloganı benimsemişlerdi, geçmişimiz yani kültürümüz hala geleceğini nasıl biçimlendirileceğini arıyor.

1.olan proje sahipleri;

kültürel bilginin aktarımında, toplum kültürünün sürekliliğine inanıyor, bu görevin önce mimari eserlerde olduğunu kabul ediyor, bunun gelecek nesillere aktarılmasında değişen iş dinamiklerin dikkatle izlenmesinden geç kalmaktan korkuyorlar.

kültürün, bilgi birikiminin, paylaşımın , emeğin önemine inanarak, projenin tamamlanacağı konusundaki umutlarını muhafaza ediyorlar.

ülkemizdeki yasal düzenlemelerin hız kazandığı bu dönemde mimari mirasımıza gerekli duyarlılığın gösterileceğini umuyorlar.

 Ankara Kalesi Koruma Amaçlı Planı’nda alınan kararlardan başlıcası “Yurt içi ve yurt dışı örnekler incelenmiş; ülkemizde ve Ankara'da artan turizm talebi, turizmin korumaya olan ilgi ve yatkınlığı, korumayı kolaylaştırıcı etkisi düşünülerek, Ankara Kalesi ve Kaleiçi Yerleşmesi'nin, 2015 Ankara'sı için Ulus Tarihi Kent Merkezi ve Atatürk Kültür Merkezi ile birlikte bir "KÜLTÜR VE TURİZM MERKEZİ" olarak geliştirilmesi amaçlanmıştır.” (Ankara Kaleiçi Koruma İmar Plan Raporu / Uygulama Notları, 1992-93?)

Bu plan ile, “Ankara Kalesinin tarihi, kültürel, yapısal ve turistik önemini vurgulayacak işlevlerin gerçekleşmesi için özendirme ve sağlıklaştırma” amaçlanmaktadır.

Dış Kale’de turizm amaçlı ticaret, geleneksel üretim, turizm, kültür tesisleri, turizm tanıtma büroları vb. kullanımların gelişmesi öngörülmektedir. İçkale’de ise, Kale surlarının ortaya çıkarılması hedefine yönelik olarak sınırları belirlenen kamu proje alanları ile çevre düzenlemesi, meydan düzenlemesi, seyir ve bakı terasları oluşturulması, yaya sokakları düzenlemesi vb. açık alan düzenlemeleri öngörülerek tescilli ve diğer korunması gerekli yapılarda kullanım değişiklikleri getirilmekte ve turizme yönelik kullanımlar özendirilmektedir. Kamu proje alanlarında öngörülen düzenlemeler sonucunda tescilsiz ve niteliksiz yapılaşmaların tasfiye edilerek Kale içindeki tarihi dokuda yarattığı tahribatın engellenmesi amaçlanmaktadır. Ayrıca, belirlenen alanlarda kazılar yoluyla araştırma yapılması da Planın öngörüleri arasındadır.

 Plan Açıklama Raporu’nda : Kaleiçi Koruma İmar Planı, Ankara Kalesi ve Tarihi Konut Dokusunu koruyarak geliştirmeyi amaçlamaktadır. Bu amaca ulaşmak için, Kaleiçi yerleşiminin bir Kültür ve Turizm Merkezi haline getirilmesi uygun bulunmuştur. Planlama İlkesi olarak, kamunun altyapı ve çevre düzenleme hizmetleri ile bazı örnek onarım ve uygulamaları yapması, özel mülk sahiplerinin yapılarının bakımını ve onarımını yapmaya özendirici önlemleri alması düşünülmüştür. Halkın katılımının aktif olarak sağlanması, bilgilendirme ve bilinçlendirme çalışmaları yapılması, teknik ve mali yardım ile döner

sermaye işletmesinin kurulması başlıca uygulama araçları olarak görülmektedir.

1. Kültür ve Turizm Merkezi olarak geliştirilecek bölgenin mevcut sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmeye katkıda bulunması, öncelikle yakın çevre ve Ankara için olduğu kadar tüm Türkiye'de yeni bir örnek olması amaçlanmıştır.

2. Ankara Kültür Turizm Merkezi oluşturulurken planlama ve uygulamanın bir bütün olarak ele alınması, mevcut çevresel ve mimari değer ve öğelerin korunması, niteliklerinin arttırılması, yeni öğelerle zenginleştirilmesi amaçlanmıştır. Korumada temel tutum korumanın kalıcı olması, devamlılığının sağlanmasıdır.

3. Ankara Kaleiçi yerleşmesi, çevresinde yer alan Hanlar Bölgesi, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Saraçlar ve Çıkrıkçılar geleneksel ticari merkez ile birlikte bir "KÜLTÜR VE TURİZM MERKEZİ" haline getirilecektir.

4. Bölgenin mimari ve çevresel değerlerini korurken, ülkenin kültürel gelişimine katkıda bulunacak, yörenin sosyal ve ekonomik kalkınmasına itici bir güç oluşturacak, yerli ve yabancı turizme hitap edecek bir odak oluşturulacaktır.

5. Kaleiçi geleneksel dokusunun korunmasında, sadece büyük mimari özellik gösteren, görkemli, görünüşte önemli yapılar değil, geçen zamanla kültürel anlam kazanmış, basit, mütevazi yapı ve yapı grupları korunarak değerlendilecektir. Kaleiçi evlerinin korunma ve onarılmasındaki amaç onların mimari özelliklerini bir sanat eseri olduğu kadar bir tarihi belge olarak da korumaktır.

KALEİÇİ KONUT DOKUSUNUN KORUNMASI  

Kaleiçi evlerde çeşitli devir izlerini gözlemek mümkündür. Bunun nedeni yüzyıllardır bu alanın yerleşik alan olarak kullanılagelmesidir. Bu devir katkılarını olumsuz ve olumlu olarak nitelemek mümkündür. Yapıya zarar veren olumsuz nitelikleri ayıklayarak, olumlu çeşitli devir eklentilerini koruyarak onarım yapılmalıdır. Onarım esnasında bu devir özelliklerinin olumlu ya da olumsuz olduğu kararı sadece

plancı ve onarımcıya bırakılmamalı, ekip olarak karar verilmelidir.

Konutları yararlı bir toplumsal amaç için kullanmakla kolaylaştırılabilir. Kültür ve Turizm fonksiyonları, istenilen amaca hizmet etmektedir ancak bu nedenle yapıların PLANI yada SÜSLEMELERİ DEĞİŞTİRİLMEDEN bu sınırlar içinde yeni işlerin gerektirdiği değişiklikler tasarlanabilir ve buna izin verilebilir. Koruma için yapıların devamlı kullanılması

bakımlarının sağlanmasını da getirmektedir. Bu nedenle toplumsal bir işlev getirmek, yapıyı görevlendirmek, taşınmaz kültür varlıklarının yaşamlarını devam ettirmek gerekli

gözükmektedir. Kaleiçinde halen konutlar ilk, özgün işlevlerini sürdürdüklerinden, bazı kesimlerde bu işlevle aynı anlamda konut, turizm amaçlı kiralık konut, pansiyon, otel vb. barınma önerileri getirilirken, bazılarında ise konut mimari özelliklerini bozmayacak kültürel, turistik ve ticari mekanlar oluşturulmuştur. Kaleiçi konutların korunmasında çevre bakım ve düzenlenmesine azami önem verilecek, geleneksel ortama uymayan, kütle ve renk ilişkilerini değiştirecek HİÇ BİR YENİ EKLENTİYE, YOK ETMEYE, yada DEĞİŞTİRMEYE izin verilmeyecektir.

KALEİÇİNDEKİ KONUT VE DİĞER KULLANIMLAR

Kaleiçi Kültür ve Turizm Merkezi içinde Ana Yaya Aksları ve meydan çevrelerinde yer alan yapılarda Kültür ve Turizm hizmet verecek şekilde üretim ve satış yapan geleneksel üretim birimleri onarım ve müdahale koşullarına uygun olarak yer alacaktır. Yer alması öngörülen faaliyetler şunlardır:

         -Ankara keçisinin tiftiğinden üretilen (SAF) ANGORA

kumaşı, şal, vb. satış birimleri.

         -Dokuma tezgâhları, iplik ve yüncüler.

         -Deri işletmeciliği (ayakkabı, çanta, manto, mont vb.

Üretim + satış).

         -Halı, kilim üretim, sergileme ve satış galerisi.

         -Sepet, hasır vb.yapım atölyeleri + satış.

-Ahşap oymacılık, el sanatları vb.

         -Türk el sanatları, çeyiz, oya vb.

         -Porselen satış.

         -Toprak seramik, alçı el işleri, atölye + satış.

         -Bakır, pirinç oymacılık, el sanatları satış birimleri (imalat kale dışında)

Geleneksel üretim ve ticaret bölgesinde, sarsıntı, gürültü yaratacak aletler gerektiren üretim faaliyetleri, cephe düzeninde bozulmaya neden olabilecek, yapının strüktür sistemine zarar verebilecek, sürekli servis aracı gerektirecek ticaret kullanımları yer alamaz. Bu bölgede, geleneksel kaybolmaya yüz tutmuş bazı el sanatları Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce oluşturulacak bir kuruluş tarafından canlandırılacaktır.

Ada içinde ortak kullanım alanlarına bakılan cephelerde ticaret yapılabilir. Ada içleri (avlular) ortak kullanılacaktır. Kültür ve Turizm Merkezine gelecek ve konaklayacak kişilere hizmet verecek bakkal, süpermarket, büfe vb. günlük gıda tüketim birimleri yer alacaktır.

Kaleiçi bölgesinde, konut dokusunu mahalle evlerinin oluşturduğu, eski yerleşme olmasından dolayı dar bir sokak yapısına sahip bir düzen görülmektedir. Kat yükseklikleri düşüktür. Binalar genellikle içe dönüktür; evlerin bir avlusu veya sokaktan duvarla ayrılmış bir bahçesi bulunmaktadır. Büyük bahçeli (konak tipi) yapıların ise çoğunlukla iç ve dış avluları, harem ve selamlıkları vardır (Ankara Tarihi Kent Merkezi Yenileme Alanı Koruma Amaçlı İmar Planı Raporu, Hassa Mim. Ltd, Doruk Mim. Ltd., Ankara BŞB, İmar Dairesi Bşk., Kasım 2006)  

Mehmet Tunçer - Necati Yalçın – Savaş Sönmez