Geçen haftaki bir yazımda yazımda CHP seçmeninin artık sadece isimleri değil, sistemi sorguladığını ve partinin kendi içindeki çürümeyle yüzleşmesi gerektiğini anlatmıştım. Bugün o çürümenin en somut, en kibirli örneklerinden birini Ankara’nın tam kalbinden çekip çıkaralım.

Ankara’da yaşayanlar bilir; Kennedy Caddesi üzerinde bir Çağdaş Sanatlar Merkezi vardır. Burası sadece bir bina değil, kentin sanat belleği, sivil toplumun nefesi ve anonim bir mirastır. Ya da öyleydi. Ta ki Alper Taşdelen belediye başkanı olup, babası Doğan Taşdelen’in ismini bu merkezin tepesine bir aile mührü gibi basana kadar. Bu da yetmedi; Çayyolu’nun o devasa bulvarına yine aynı ismi nakşettiler.

Hatırlayın o günleri; sanatçılar ayağa kalkmıştı. "Burası kentin hafızasıdır, bir şahsın adı buraya verilemez, kurumsal kimliği yok etmeyin" diye haykırdılar. Ama o günkü belediye aklı kulaklarını tıkadı. Çünkü onlara göre Çankaya liyakatle yönetilecek bir ilçe değil, babadan oğula devredilen bir mirastı. Kamu gücünü kullanarak kendi soyadını kentin her köşesine kazımak hangi sosyal demokrat ahlaka, hangi etik değere sığar?

Şimdi yeni başkan Hüseyin Can Güner’e sormak lazım: Sayın Güner, yeni bir siyaset iddiasıyla o koltuğa oturdunuz. Seçmenin bu sessiz öfkesini duyuyor musunuz? Yoksa siz de bu hanedan mirasını korumaya devam mı edeceksiniz? Bırakın şimdilik genel siyasetin büyük cümlelerini; önce şu evin içindeki kibri temizleyin. O tabelalar oradan inmedikçe Çankaya halkına değişim masalı anlatamazsınız.

Şimdi o kemik kitle hemen savunmaya geçecek, biliyorum. Onlara da bir çift sözüm var: Kimden bahsediyoruz? Doğan Taşdelen değil mi o? 1999’da oyları bölerek Ankara’yı tam 25 yıl sürecek Melih Gökçek karanlığına teslim eden, bu şehri o zihniyete mahkûm eden isim... Kendi siyasi basiretsizliğinin faturasını kente ödetenlerin isimlerini, sanki büyük bir kahramanlıkmış gibi bulvarlara asmak Ankaralının zekasıyla dalga geçmektir.

İşte bu yüzden kararsızlar hala %26 bandında. İşte bu yüzden CHP o %25’lik prangayı bir türlü kıramıyor. Bakmayın siz Çankaya’nın kazanıldığına; son seçimde Hüseyin Can Güner, selefinin aldığı oyun neredeyse %10 gerisine düştü. Bu kayıp tesadüf değildir. Seçmen sandığa gidiyor ama sessizce itirazını da oraya bırakıyor. Kendi içindeki bu küçük krallıkları, bu aile feodalizmini yıkmadan Türkiye’ye demokrasi vadedemezsiniz. Vatandaş bakıyor ve şunu soruyor: Karşı taraf yapınca liyakatsizlik, biz yapınca vefa mı?

Siyasette "aynaya bakmak" bir özeleştiri mekanizmasıdır. Sürekli karşı tarafın hatasını, yolsuzluğunu ya da liyakatsizliğini anlatırken; aslında kendi içindeki benzer hastalıklara gözlerini kapatma halidir.

Daha net konuşalım:

Liyakat diyorsan, belediyede babadan oğula geçen o isim verme merakına dur diyeceksin.

Demokrasi diyorsan, kentin hafızasını silip kendi aile albümünü bulvarlara asmayacaksın.

Değişim diyorsan, 25 yıl önce şehri başkasına altın tepside sunan o siyasi mirası "vefa" diye halka yutturmayacaksın.

Seçmen şunu söylüyor: "Bana başkasının karanlığını anlatıp durma, ben onu zaten biliyorum. Sen önce kendi içindeki kibri, bu küçük krallıkları, bu hanedanlık merakını gör. Aynaya bak ki; karşı tarafa 'yanlış yapıyorsun' derken sesin daha gür çıksın."

Yazıdaki vurgu tam da buraya; aynaya bakmaya cesaretleri yok, çünkü bakarlarsa o tabelalardaki ismin aslında halkın değil, bir ailenin kibri olduğunu görecekler. Başka bir deyişle, aynaya bakmak bir "samimiyet testidir." O ayna tam karşınızda duruyor; sadece bakmaya cesaretiniz var mı, onu göreceğiz.