ABD Devlet Başkanı Donald Trump’ın Venezüella’da gerçekleştirdiği operasyon ve Devlet Başkanı Maduro’yu eşiyle birlikte yatağından sürükleyip esir alması sanki Netflix’in yeni vizyona girmiş bir sinema filmi gibiydi.
Ancak bu kez ekranda akan sahneler bir kurgu değil, küresel güç siyasetinin sert ve gerçek görüntüsü idi. ABD Başkanı Donald Trump’ın “demokrasi götürme” söylemiyle meşrulaştırmaya çalıştığı bu operasyon, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun eşiyle birlikte gözaltına alınarak ülke dışına çıkarılması dünyada büyük tepkiyle karşılandı.
Trump’ın operasyonu televizyon ekranlarından büyük bir memnuniyetle anlatması, ABD’nin askeri ve siyasi gücünü bir tür gösteriye dönüştürdüğünü açıkça ortaya koydu.
Bir devlet başkanının, başka bir ülkenin liderinin yakalanmasını adeta bir “başarı hikâyesi” gibi anlatması ”Ben dünyanın kralıyım. Ne istersem onu yaparım” deyip dünyaya göz dağı vermesiydi. Bu durum, “güçlü olan haklıdır” anlayışının, 21. yüzyılda yeniden baskın hale geldiğinin işaretidir.
Maduro ve eşinin yakalandıktan sonra bir ABD savaş gemisiyle Venezuela dışına çıkarılması ve New York’a götürülerek sokaklarda kamuoyuna teşhir edilmesi, yalnızca diplomatik teamüllerin değil, insanlık onurunun da ihlalidir.
Seçimle iş başına gelmiş bir liderin, korsan bir operasyonla kaçırılıp başka bir ülkenin sokaklarında dolaştırılması; uluslararası hukukun, Birleşmiş Milletler ilkelerinin ve devletlerin egemenlik hakkının fiilen askıya alındığını göstermesinden ziyade bir barbarlığın ve eşkıyalığın göstergesiydi.
ABD Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı nako-terör suçlama belgeleri aslında ise bu operasyonun Venezüelle petrollerine çökme operasyonu olduğunun açık belgesiydi.
Belgelerde Maduro; yolsuzluk, uyuşturucu kaçakçılığı, narko-terör örgütleriyle iş birliği ve devlet gücünü suç faaliyetleri için kullanmakla itham ediliyordu. “Dünyanın en tehlikeli uyuşturucu kaçakçılarıyla iş birliği” gibi ifadeler, kamuoyunu ikna etmeye yetmedi.
Gerçekte yaşananlar, “narko-terörle mücadele” söyleminin ardına gizlenmiş bir kaynak ve nüfuz mücadelesidir. Venezuela, dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahiptir. Enerji kaynakları üzerindeki küresel rekabetin bu denli sertleştiği bir dönemde, Venezuela’nın uzun süredir ABD dış politikasının hedefinde olması tesadüf değildir. Bu operasyon, birçok açıdan petrol jeopolitiğinin yeni bir hamlesi olarak okunmalıdır.
ABD’nin Venezuela’da sergilediği tutum, tarihin tozlu raflarından tanıdık sahneleri yeniden önümüze getirdi. “Tarih tekerrürden ibarettir” sözü, bu olayla bir kez daha anlam kazandı.
Hiç unutmam 2006 yılında Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin’in Kurban Bayramı’nın ilk gününde canlı yayında idam edilmesi, ABD’nin Orta Doğu’daki müdahaleci politikasının en çarpıcı örneklerinden biriydi.
Libya lideri Muammer Kaddafi’nin linç edilerek öldürülmesi ise Batı destekli müdahalelerin nasıl bir kaosa yol açtığını gözler önüne sermişti. Bu örnekler, “demokrasi” söylemiyle başlayan süreçlerin, çoğu zaman yıkım ve istikrarsızlıkla sonuçlandığını göstermektedir.
Petrol zengini ülkelerin liderlerinin kaderlerini acı sonlarla bitmesi, artık bir tesadüf olmaktan çıkmıştır. Venezuela da bu kaderi paylaşan ülkelerden biridir. Ülke, muazzam petrol rezervlerine rağmen halkını refaha ulaştıramamıştır.
Petrol gelirlerinin uzun yıllar boyunca dar bir yönetici elit tarafından kullanılması, yapısal sorunların derinleşmesine yol açmıştır. Maduro döneminde ise ekonomi adeta çökmüştür
Ekonomik çöküş, toplumsal krizi de beraberinde getirmiştir. Gıda ve ilaç ithalatının yapılamaması, kontrolsüz para basımıyla tetiklenen hiperenflasyon ve ulusal para biriminin neredeyse tamamen değersizleşmesi, halkı derin bir yoksulluğa sürüklemiştir.
Birleşmiş Milletler verilerine göre nüfusun yaklaşık yüzde 82’si yoksulluk sınırının altına düşmüştür. 7,7–8 milyon Venezuelalının ülkeyi terk etmesi, Latin Amerika tarihinin en büyük kitlesel göç hareketlerinden biri olarak kayda geçmiştir.
ABD Başkanı Trump’ın ikinci başkanlık döneminde iki ülke arasındaki gerilimin tırmanması, bu sürecin kaçınılmaz bir sonu olarak 3 Ocak 2026’daki operasyonu beraberinde getirmiştir. Maduro’nun eşiyle birlikte yakalanarak ülke dışına çıkarılmasıyla iktidar fiilen sona ermiştir.
Maduro’nun ülkesini iyi ya da kötü yönetmiş olması elbette tartışılabilir. Ancak bir ülkenin liderinin, başka bir devletin doğrudan müdahalesiyle görevden uzaklaştırılması, siyasal tarihe kara bir leke olarak geçecektir.
Bu olay, yalnızca Venezuela’nın iç meselesi değil; küresel düzenin hangi yöne evrildiğini gösteren ibretlik bir örnektir. Hukukun yerini gücün, diplomasinin yerini zorbalığın aldığı bir dünyada, bedeli her zaman halklar ödemektedir.
Yanlış yönetimin hesabını sorması gereken merci yine Venezuela halkıydı. Ancak bu hesap, devlet destekli bir operasyonla kesildi. Geride ise uluslararası hukukun daha da aşındığı, insanlık onurunun bir kez daha sınandığı karanlık bir tablo kaldı.