En düşük emekli aylığının yeniden belirlenmesini öngören düzenleme muhtemelen bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi Komisyonu’nda ele alınacak. Komisyondan geçmesinin ardından teklifin hızla Genel Kurul gündemine gelmesi bekleniyor.
Düzenleme teklifinin aynen yasalaşması halinde, en düşük emekli aylığı 20 bin liraya yükselecek. Bu artışla birlikte, asgari emekli aylığı alanların sayısı 4 milyon 917 bine çıkacak. Rakamlar açıkça gösteriyor ki, her yeni düzenleme ile emekli maaşlarında fiili bir “tek maaş” uygulaması biraz daha genişletiliyor.


Hatırlanacağı üzere, en düşük emekli aylığı 16 bin 881 lira seviyesindeyken bu kapsamda maaş alanların sayısı 4 milyon 11 bin civarındaydı. Mevcut gidişat devam ederse, yakın bir gelecekte standart emekli maaşı alanların sayısının 10 milyona ulaşması şaşırtıcı olmayacak.
Aslında tabloyu okuyanlar için bu sürpriz değil. Farklı maaş hesaplamalarının yarattığı karmaşayla baş etmekte zorlanan Sosyal Güvenlik Kurumu, sistemi sadeleştirerek tek bir standartta buluşturmayı hedefliyor. Böylece itirazların ve şikâyetlerin de önüne geçilmesi amaçlanıyor.


Ancak tüm bu teknik düzenlemeler konuşulurken, televizyon ekranlarına yansıyan bir görüntü toplumun gerçek gündemini bir kez daha yüzümüze çarptı. Bir markette yüzlerce vatandaş, son kullanma tarihi geçmiş ya da geçmesine birkaç gün kalmış ürünleri poşetlere dolduruyordu. Kimi gıdaya uzaktan bakmakla yetiniyor, kimi ise çaresizlikle birkaç parça ürünü sepetine ekliyordu.
Market market dolaşıp etiket denetimi yapan ekipler ortalarda yokken, yapılan anonslarla insanlar reyonlara yönlendiriliyordu.
Acı ama gerçek: Biz ne ara bu noktaya geldik?
Bu tablo elbette ileride sosyologlar, ekonomistler ve tarihçiler tarafından analiz edilecek. Ancak bugün, vatandaşları tarihi geçmiş ürünlere muhtaç hale getiren bu düzenin sorumluları da tarihin not defterine yazılacak.
Aylardır bu köşede gelir dağılımındaki adaletsizliği yazıyoruz. Her seferinde karşımıza dolu restoranlar, lüks alışveriş merkezleri ve kalabalık tatil beldeleri örnek gösteriliyor. Yarım asrı aşan gazetecilik hayatımızda, gelir eşitsizliği her dönem gündemdeydi; ancak hiçbir zaman bu kadar derin ve bu kadar görünür olmadı.


Üç haneli enflasyonun, gecelik faizlerin binlerle ifade edildiği yılları da yaşadık. Ancak o dönemlerde bile bugünkü ölçekte bir gelir uçurumundan söz edilmiyordu.
Evet, bugün ülkede beş yıldızlı oteller dolu. Yurt dışında tatil yapan, yüz milyonlarca liralık konutlar satın alan bir kesim var. Ancak bu kesim nüfusun yalnızca yüzde 1-2’sini oluşturuyor. Bunlarla birlikte yüzde 15’lik kesim, ülke gelirinin büyük bölümünü paylaşırken; nüfusun yüzde 85’i kalan yüzde 15’lik gelirle ayakta kalmaya çalışıyor.
Günü geçmiş ürünlere yönelenler, işte bu yüzde 85’in içindeki dar gelirli kesim. Emekliler, dul ve yetimler, asgari ücretliler…


Özetle;
Bir yanda derin yoksulluk, diğer yanda rekorlar kıran lüks tüketim. Her dört çocuktan birinin okula aç gittiği bir ülkede, lüks araç satışları 1 milyon barajını aşarak 1 milyon 84 bin adede ulaşıyor. Bu araçların yüzde 70’inden fazlası da ithal.
Yıllar önce TOBB’un eski başkanlarından Ali Coşkun’un sıkça dile getirdiği bir söz vardı:
“Bir insanın nasıl para kazandığını, nasıl harcadığına bakarak anlarsınız.”
Bugün tam da bunu yaşıyoruz. Kolay kazanılan paralarla milyonluk otomobiller, konutlar göz kırpmadan satın alınıyor. Onlarca asgari ücretlinin bir ayda kazandığı para, bir akşam yemeğinde hesap olarak bırakılıyor.
Bu tablo sağlıklı bir gelecek vadetmiyor. Açlığın ve umutsuzluğun derinleştiği bir toplumda, yarının ne getireceğini kimse kestiremez. Binlerce hükümlü aramıza karıştı. Elbetteki tamamı için söylemiyoruz ama bunların içinde işsiz, aşsız, evsiz olanların önemli bir kısmı, ne yazık ki yeniden suça sürükleniyor ve geldikleri yerlere geri dönüyorlar.
Sorulması gereken soru açık:
Bu düzen, daha ne kadar sürdürülebilir?