Ankara’yı anlamak için bazen bugünün geniş caddelerinden, yüksek binalarından, kalabalık kavşaklarından uzaklaşıp eski bir fotoğrafa bakmak gerekir. Tozlu yollar, mütevazı evler, sert bir bozkır… Sonra kendimize şu soruyu sormalıyız: Bunca yokluğun ortasında bir millet, geleceğini neden burada kurmaya karar verdi?

Çünkü Ankara, o günün imkânlarından daha büyük bir iradenin adıydı. Hazır bir zenginliğin üzerine yerleşilmedi. Savaşın yorduğu bir ülkede, eksik olanın tamamlanacağına, yıkılanın yeniden yapılacağına inanıldı. Başkent olmak, Ankara’ya verilmiş bir unvan kadar, omuzlarına yüklenmiş büyük bir sorumluluktu.

13 Ekim 1923’te alınan karar, devletin merkezini belirlemenin çok ötesinde bir anlam taşıyordu. Cumhuriyet henüz ilan edilmemişti. Ancak kurulacak ülkenin yönü belli oluyordu: Kendi kararını kendisi veren, Anadolu’yu merkeze alan, bağımsızlığını kendi emeğiyle yaşatacak bir Türkiye.

Bugün o yılları anlatırken “yokluk” kelimesini kolayca kullanıyoruz. Oysa yokluk, yalnızca para eksikliği değildi. Yetişmiş insan gücüne, okullara, yollara, üretime ihtiyaç vardı. Her işin başında başka bir eksikle karşılaşılıyordu. Buna rağmen beklemek yerine çalışmak, yakınmak yerine sorumluluk almak tercih edildi.

Mustafa Kemal Atatürk ve mücadele arkadaşlarının Ankara’da ortaya koyduğu iradenin en güçlü tarafı buydu. Ellerindeki imkânları biliyor, fakat geleceklerini bu imkânların sınırlarına hapsetmiyorlardı. Bozkırın ortasında yükselen her kamu yapısı, açılan her okul, dikilen her ağaç, geleceğe duyulan güvenin görünür hâliydi.

Aradan geçen 103 yılda Ankara büyüdü. Üniversiteleri, hastaneleri, sanayisi, kültür kurumları ve diplomatik varlığıyla çok katmanlı bir şehir oldu. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki mütevazı merkez, bugün milyonlarca insanın yaşadığı, çalıştığı, hayal kurduğu büyük bir metropole dönüştü.

Ancak bir şehrin büyümesiyle gelişmesi her zaman aynı anlama gelmez. Daha fazla bina yapmak, daha iyi bir kent hayatını kendiliğinden sağlamıyor. Ankara’nın bugün ulaşımı, kamusal alanları, kültürel hayatı, tarihî mirası ve doğayla ilişkisi üzerine daha dikkatli düşünmemiz gerekiyor.

Ben Ankara’ya baktığımda, sahip olduklarını yeterince anlatamayan bir başkent de görüyorum. Bu şehirde bir müzenin kapısından içeri girmek, eski bir sokağı yürümek, bir konseri dinlemek, Cumhuriyet’in izini sürmek mümkün. Fakat bütün bunları gündelik hayatın doğal parçasına dönüştürmek için daha çok emek vermeliyiz.

Ankara’nın ziyaret edilen kadar, kalınmak ve yeniden gelinmek istenen bir şehir olması da önemlidir. Esnafından sanatçısına, üniversitesinden yerel yönetimine kadar herkesin katkısıyla başkentin hikâyesi daha görünür olabilir. Bu hikâyenin merkezinde insan, hafıza ve birlikte yaşama kültürü bulunmalıdır.

Başkentlik mirasını korumak, geçmişin fotoğraflarına saygıyla bakmakla tamamlanmaz. Bir çocuğun güvenle yürüdüğü kaldırımda, bir öğrencinin erişebildiği kütüphanede, yaşlı bir insanın dinlenebildiği parkta da bu mirasın karşılığı vardır. Cumhuriyet’in iddiasını bugünün hayatına taşımak, şehirle kurduğumuz ilişkinin niteliğine bağlıdır.

Yıl dönümleri biraz da bunun için değerlidir. Törenlerin ardından kendimize hangi Ankara’yı yarına bırakacağımızı sormalıyız. Daha adil, daha erişilebilir, daha üretken bir başkent için ortak aklı ve kent sevgisini günlük kararlarımızın içine yerleştirmeliyiz.

Dün yokluk içinde bir başkent kuranların cesareti, bugün elimizdeki imkânlarla ne yaptığımızı sorgulamamızı gerektiriyor.

Ankara’nın başkent oluşunu kutlarken benim aklımda tek bir düşünce var: Bu şehre duyduğumuz saygıyı, ona her gün gösterdiğimiz özenle kanıtlamalıyız.