DÜNYA ERKEKLER GÜNÜ
Her yıl 19 Kasım tarihinde kutlanan Uluslararası Erkekler Günü fikri ilk olarak Prof. Dr. Thomas Oaster tarafından 7 Şubat 1992 tarihinde dile getirilmiş ve dünyada ilk olarak 1999 yılında Trinidad-Tobago’da kutlanmıştır. Birleşmiş Milletler tarafından da kabul gören ve desteklenen bu günün kutlanma amacı, cinsiyetler arası ilişkilerin geliştirilmesi, erkeklerin olumlu rol model olduğu durumların vurgulanması, erkeklerin yaşadığı cinsiyete bağlı eşitsizlikler gibi birçok konuyu içerir. Ayrıca, erkeklerin yaşadıkları sağlık sorunları ve toplumsal yaşamda karşı karşıya oldukları güç koşulları, erkeklerin ailede ve yaşamın her alanında fedakarca üstlendikleri rolleri, toplumun gelişimine sundukları katkıları da kapsar. Amaçlanan bu toplumsal gelişimde, kadınlarla dayanışma halinde olup eğitim, sosyal, ekonomik ve teknolojik gelişimin bir unsuru olmaları beklenmektedir. Dünya Erkekler Günü’nün kutlanmasında toplumsal cinsiyet eşitliğine vurgu yapılarak, gelecek kuşakların sağlıklı yetiştirilmesinde babanın rolü gündeme getirilir.
Türkiye’de ilk kez 2014 yılında başlattığım Eşit Ebeveynlik –namı diğer Paylaşımlı Ebeveynlik- çalışmalarından sonra, sivil toplum alanında öncülüğünü yaptığım ve uzunca bir süredir oluşum sürecini gerçekleştiren, nihayetinde 2024 Ekim itibariyle bu süreci tamamlayarak kurumsal faaliyetlerine başlayan Eşit Ebeveynlik Derneği’nin misyonu, vizyonu ve amaçlarıyla örtüşmesi bakımından Dünya Erkekler Günü’nün gündeme taşınmasının elzem olduğu kanaatindeyim. Ev içi şiddetle ve madde bağımlılığıyla mücadelede çok kritik bir rolü olan erkeklerin toplumsal değerinin farkına varılması ve yaşadıkları sorunların her boyuttan derinlemesine ele alınması, kadına karşı şiddetle ve çocuk ihmal ve istismarıyla mücadelede stratejik bir kazanıma yol açacaktır. Bu konuların bilimsel ciddiyetle çalışılması, kadın haklarını gölgeleyecek ve rekabete girişecek bir amaç gütmemektedir. Erkeklerin ve erkek çocuklarının sorunlarına eğilmek, kadın hakları ve eşitlik mücadelesine tamamlayıcı unsur olarak büyük katkı sunacaktır.
Dünyada 1950li yıllarda Grønseth and Tiller‘ın öncülük ettiği, erkeklerde erkeklik algısının yapılanmasını sosyolojik, tarihsel ve kültürel bağlamda öğrenmeye yönelik bilimsel araştırmalarla başlayan ve 1970’li yıllarda gelişen Erkeklik Çalışmaları henüz ülkemizde akademik bir alan olarak değer görmemektedir. Yetersiz olmasına rağmen, yine de son yıllarda çok az sayıda araştırmacı bu alana ilgi duymaya başlamıştır. Erkeklik veya erkekler üzerine yapılan ‘nitel’ olmayan, daha çok istatistik veri olan araştırmaların bilimsel metodoloji bakımından yeterliliği bilim insanları tarafından test edilmelidir. Bu çalışmaların bazılarında erkekler hakkında veri toplama yönteminin, eşlerine sorulan sorulara verilen cevaplar üzerinden bilimsel olarak ‘anlamlı ve güvenilir’ bilgi üretmesi beklenemez.
Erkeklerin duygularını ve düşüncelerini maruz kaldıkları toplumsal baskıdan çekinmeden, özgürce ifade edememeleri içinden çıkılması güç bir sarmala dönüştürmektedir. Yapılmış olan bir çok çalışma da bu görüşü doğrulayan bilgileri ortaya koyuyor. Bunlardan biri de, Dr. Warren Farrell’ın 2000 yılında yayınlanan kitabı ‘Woman Can’t Hear What Men Don’t Say’dir. Türkçeye çevrilmemiş olan bu kitabın ismi dilimizde ‘Erkeklerin Söyle(ye)mediklerini Kadınlar İşitemezler’ anlamına gelir. Parantez içine alarak kendi yorumum olarak eklediğim (ye) ekini, ‘söylemeyi tercih etmedikleri’ değil de, önlerine örülen görünmez engeli vurgulamak için kullandım. Bu kitapta, erkelerin kendilerini medenice ifade etmeleri için alan açılması, içten tutumlarla cesaretlendirilmeleri hallerinin ‘nice olduğunun’ doğrudan kendilerine sorulması gerektiği ve erkeklik olgusu üzerinden utandırma ve damgalama yapılmaması gerektiği dile getirilmektedir.
Referans kaynak olarak okunabilecek Türkçe kitaplar arasında klinik psikolog Herb Goldberg’in danışanlarıyla yaptığı görüşmelerin derlenmesiyle kaleme alınan ‘Erkek Olmanın Tehlikeleri’, ‘Erkekler Gerçekten Ne İster’i öneririm. Tehlikeli Erkeklik -toksik maskülenite- türünden erkeği hedef tahtasına koyan bir yaklaşımın aksine, bu kitaplarda ortaya konulan yöntemdeki farklılık, erkek davranışlarını anlamamız için gereken verilerin, doğrudan erkeklerin kendi duygu ve düşüncelerine yer verilerek birincil kaynak olarak sunulmuş olmasıdır. Özetle söyleyecek olursak, pek çok kişi erkekler hakkında bir takım görüşlere sahip ve bu görüşler erkek davranışları hakkında gerçekliği hangi ölçüde yansıtıyor? Peki erkekler kendileri hakkında ne düşünüyor? Erkekler hakkındaki kavrayışımızı geliştirip, kör noktalarımızı aydınlatacak bilgileri kaynağın kendilerinden alınmasının daha isabetli olacağını düşünüyorum.
Kadın-erkek ilişkilerine nasıl baktığımıza gelince… Bana kalırsa, bunun açıklamasını toplumun bilinçdışı süreçlerinde yüklenen alt anlamlarda aramak gerekiyor. Erkek olmanın ontolojik tasvirinin ‘kadın karşıtı cinsiyet’ olarak yapılmaması adına, yani erkeklerin yaradılış özellikleri gereği, kadını kendisine tehdit olarak gören ve onun temel haklarını ve özgürlüğünü, gelişmesini engellemek isteyen olumsuz erkeklik algısı üzerinden yapılmasından kaynaklanan utanç duygusuyla baş edebilmesi için, önce ‘iyi’ olmayı seçen erkekler tarafında yer aldığını topluma kanıtlaması gerekecektir. Bu sebeple, karşı cins tanımını tedavülden kaldırmamız, bunun yerine ya ‘diğer cins’ ya da kadın ve erkeğin toplumsal yaşamdaki yoldaşlık ruhunu yansıtan başka bir terim icat ederek, kullanımını yaygınlaştırmalı mıyız acaba? Bu konu hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum. E-posta olarak [email protected] adresine görüşlerinizi bekliyorum.
Erkeklerin sorunu, bizatihi kendisi, yani ‘erkek olmaları’ mıdır? 2016 yılında Hacettepe Üniversitesi akademisyenleri Özlem Haskan Avcı, Muharrem Koç, Öznur Bayar, Erdi Yüce yaptıkları araştırmanın sonuçlarını yayınladıkları ‘Türkiye’de Erkek Olmak: Üniversite Öğrencilerinin Yaşadıkları Zorluklar’ adlı makalede, araştırmaya katılan erkek öğrenciler yaşadıkları zorlukları en toplumsal baskıya maruz kalma %56.88, kendilerinden beklenen sorumluluklar % 23.86, damgalanma-potansiyel suçlu bulunma % 19.26 olarak belirtmişlerdir. Toplumsal baskı kategorisinde bulunan sorunlar arasında yüksek beklentiler, pozitif ayrımcılığın olumsuz sonuçları, toplumsal cinsiyet, rol, kalıp yargılar, güçlü olmanın beklenmesi ve cinsellikle ilgili zorluklar; kendilerinden beklenen sorumluluklar listesinde ise paralı olma, askerlik yapma, işe girme/çalışma, evlenme- yer alması dikkat çekicidir.
Son on yılda hızla ve sürekli artan kadına şiddet vakaları ve kadın cinayetlerinin gündemde olması, akademide erkeklik çalışmalarının yapılmasına ve kamuoyunda erkeklerin sorunlarının üzerinde durulmasına engel teşkil eder mi? Aksine, tam olarak da bu sebeple, erkeklik çalışmaları yapmak önem kazanmaktadır. ‘Erkeklik Çalışmaları’ yapmak, kadın karşıtlığı ya da erkek hakları savunuculuğunun bir uzantısı gibi algılanmamalıdır. Kaldı ki, nasıl kadın hakları savunucusu olmak, erkek karşıtlığı (düşmanlığı) anlamına gelmiyorsa, erkeklik çalışmaları yapmak da kadın karşıtlığının bir tezahürü değildir. Düşünsenize, eğer öyle olsaydı 1970’lerde en gelişmiş dünya ülkelerinde bir kadın karşıtı hareket başlatılmış olması rasyonel bir mantığa dayandırılabilir mi? Daha da ötesinde, erkeklik çalışmalarından yararlanarak sosyal politikalar üretmeleri sosyal refah devleti olma yolunda İsveç, İzlanda, Danimarka, Hollanda, Finlandiya gibi kuzey Avrupa ülkelerine ve sonraki yıllarda Almanya, Avusturya, İsviçre gibi kıta Avrupası’na, son on yılda ise bu ülkeleri daha geriden takip eden Yunanistan, İtalya, İspanya gibi kültürümüzle büyük benzerlikler gösteren Güney Avrupa ülkelerinin çağdaş ve müreffeh toplumsal inşa süreçlerine büyük bir ivme kazandırmıştır.
O halde, erkekler hakkındaki toplumsal kalıp yargıları bir kenara bırakıp, evrensel standartlarda bilimsel araştırmalar yapılması, özellikle dezavantajlı sosyo-ekonomik konumdaki erkeklerin yaşam koşullarının iyileştirilmesi, genç nesil erkeklerde kültürel, sanatsal ve sosyal gelişimleri eksik kalanlara bu eksikliği tamamlamalarına destek olacak duygu odaklı programlar uygulanması, erkek kimliklerinden önce ‘insan’ olduklarının hatırlanması ve bu bilincin erkeklerde farkındalığının geliştirilmesi ve üzerlerindeki ağır toplumsal baskıların ortadan kaldırılması, bunların sonucunda erkeğin ‘kendisiyle barıştırılması’ ve bu bilincin yaygınlaştırılması kadına karşı şiddetin ortadan kaldırılmasında belirleyici düzeyde etki yapacağına inandığım çözüm önerilerimdir.