1980 yılının Şubat ayı  başlarında, İstanbul’da davet edildiğim şehit gazeteci Abdi İpekçi anısına düzenlenen “ Türkiye’de Terör” konulu bilimsel araştırma yarışmasının sonuçlanması nedeniyle düzenlenen sempozyumlara ve ödül törenlerine katıldıktan sonra, yarışmada ikinci olan çalışmamın ödülünü alarak Adana’ya dönmüştüm.

Bir devlet memuru olarak görev yapmakta olduğum Adana Kültür Müdürlüğüne gelip iş başı yaptığım günün sabahı, yeni Demirel Hükümeti’nin yeni Adana İl Kültür Müdürü Musa Yanık beni makamına çağırmış, aldığım ödül nedeniyle beni kutlamış, sonra da şu açıklamayı yapmıştı:

“CHP iktidarı döneminde Kültür Müdürlüğüne alınan memurların tamamının usulsüz olarak göreve başlatıldığını tespit ettik, hepsinin görevine son veriyoruz. Ancak, senin değerli bir eleman olduğunu görüyoruz, istersen sen görevinde kalabilirsin...”

Hiç düşünmeden yanıtlamıştım:

“Hakkımdaki olumlu düşüncenizden dolayı teşekkür ederim, ancak, arkadaşlarımın tamamı görevinden alınırken, benim burada kalmam, doğru olmaz...”

Ve iki yıllık CHP iktidarı döneminde yurdun bir çok yerinde olduğu gibi Adana İl Kültür Müdürlüğü’nde de göreve başlamış on-onbeş civarında arkadaşımızla birlikte görevlerimize son verilmişti. Görünen oydu ki, o güne kadar Türkiye’de düzenlenen en önemli yarışmalardan birisinde ikinci olarak ödül almam, bana sahip çıkmak istemelerini sağlamıştı; ancak, ne insani olarak, ne hak, hukuk ve adalet olarak orada kalmak, benim anlayışıma sığmazdı.

İstanbul’da Akbank’ta çalışıyordum, 1978’de Ecevit Başbakanlığında kurulan CHP hükümetinin Adana İl Kültür Müdürlüğü görevine getirdiği liseden öğretmenim Mehmet Akça beni aramış, birlikte çalışmayı önermiş, kabul etmiştim. Birlikte Ankara’ya gitmiştik, Kültür Bakanı Ahmet Taner Kışlalı ile İtfaiye Meydanı’nda Gençlik Parkı karşısında bulunan tarihi binada makamında başbaşa bir görüşme yapmış, çayını yudumlamıştık. Adana İl Kültür Müdürü Mehmet Akça, beni Bakan Kışlalı’ya tanıtmış, birlikte çalışmak istediğini belirtmiş ve benim için özel kadro talebinde bulunmuştu. Öylece başlamıştık Adana İl Kültür Müdürlüğündeki görevimize. İlerleyen süreçte o değerli bilim insanı, Kültür Bakanımız,  yazar, siyasal bilimci, hukukçu akademisyen Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, 21 Ekim 1999 tarihinde arabasına yerleştirilen bir bomba ile kahbe bir suikaste kurban edilmişti.

Sonrasında ben, gazetecilik yaşamıma başladım, canhıraş mücadelelerden geçtim, çalıştığım gazete tarafından Ankara’ya görevlendirildim. 1993 yılında Tansu Çiller Başbakanlığında kurulan hükümette bir devlet bakanının basın müşavirliğine getirilerek devletimizin tepe noktasında hizmete başladım, 2007 yılına kadar beş değişik iktidar döneminde Başbakanlık’ta basın müşaviri kadrosunda görev yaptım. 

Geçtiğimiz 30 Ağustos’ta Harp Okulu mezunlarının yemin törenleri sonrası 250 civarında genç teğmenimizin, kılıç çatıp, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” şeklinde slogan atmaları, ortalığı ayağa kaldırdı;  “Teğmenler, darbe imasında bulundu” şeklinde gerekçelerle ordudan ihraç talebiyle haklarında soruşturma açıldı, arkasından da Yüksek Disiplin Kurulu’na sevkler başladı. Dönem birincisi Teğmen Ebru  Eroğlu ile başlayan isimlere yenileri eklenirken, bu satırları karaladığım sıralarda sekiz isim ön plana çıkmıştı. 

Yemin töreni sonrasında ve program dışında bir araya gelerek kılıç çatan, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye sevinç ve gururlarını paylaşmaya kalkışan teğmenler, sosyal medyada büyük tartışma yarattı; bir kesim, “Türk silahlı kuvvetlerine gözdağı vermeyi amaçlayan bir operasyondur” diyor; Ergenokon ve benzeri kumpas davalarını anımsatıyorlar, “Ordumuzun Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’a kadar hapislere doldurulmuştu, o operasyonların, devletimizi nasıl felaketlere sürüklediğini görmedik mi?” diye soruyorlar; kimileri de bu operasyonun, “Atatürk adından duyulan rahatsızlık” sonucu başlatıldığını öne sürüyorlar...

Ancak ben, iki yüz elli kadar olduğu belirtilen teğmenlerden sadece üç - beşinin seçilerek yüksek disiplin kuruluna sevkedilmesine anlam veremiyorum... Bir suç işlenmişse, o suça katılanların tamamı, hep birlikte bu suçu işlemişlerdir; iki yüz elli kişinin işlediği suçun cezasını, üç-beş kişinin omuzlarına yüklemek, hangi adalete bağlanıyor, bilemiyorum!..

Bu çelişki kafama takılınca, yıllar önce Adana Kültür Müdürlüğünde yaşadığım bu anılarım canlandı gözlerimin önünde. Ancak, o zaman tercih etme hakkı benim irademe bırakılmıştı, şimdi, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye kılıç çatan teğmenlerin, “Ya hep birlikte ya da hiç birimiz!” diyebilme iradesi var mıdır?!.

Umarız ve dileriz ki; Yüksek Disiplin Kurulu’nda, uyarı veya küçük cezalarla operasyon sonuçlandırılır; göz bebeğimiz olan askerimizin ve milletimizin yüreğinde onulmaz, derin bir yara açılmasına fırsat verilmez.