Türkiye gıda ürünlerinde yaşanan enflasyon sorununu aşamadığı sürece, sokaktaki şikayetlerin önüne geçemez. Ülkemizde resmi kaynaklara göre yüzde 50’ye yakın bir oranda gıda enflasyonu yaşanıyor. Bu durum dünya sıralamalarındaki yerimizi de adeta perçinliyor. Türkiye’den sonra ikinci sırada yer alan Meksika’da yıllık gıda enflasyonu oranı sadece yüzde 6. Yani Türkiye ile ikinci sırada yer alan Meksika arasında 8 kat gibi çok yüksek bir orandan söz ediyoruz.
Bu durum ülkemizdeki gelir gruplarını nasıl etkiliyor. Öyle ya, ülke gelirinin yüzde 85’ini paylaşan yüzde 15’lik grup ile, kalan yüzde 15’i paylaşan yüzde 85’i aynı şekilde etkilediği düşünülebilir mi ?
Ne yazık ki; gelir grubunun en altında yer alan geniş kitle ve bu kitleyi oluşturan emekliler, asgari ücretliler ve diğer dar gelirli gruplar çarşıya-pazara çıkamaz haldeler. İşin garibi bu olumsuz tablo yıllar içinde daha da bozuldu. Üç-beş yıl öncesine göre, haftalık sebze ve meyve ihtiyacını, etini, sütünü alabilen bu gruba giren aileler, bugün marketleri ve pazar yerlerini sanat galerilerini gezer gibi dolaşıyorlar.
Günümüzde, etin, sütün, peynirin tadını bilmeden büyüyen bir nesilden söz ediyoruz. Okula giden çocuklarımızın beslenme çantalarında bir dilim kuru ekmek, bir pet şişede içme suyu ancak yer alıyor. Kilosu 50 lirayı geçmiş elmaya, mandalinaya, portakala ya da fiyatı 100 liralara kadar varan armudun tadını bilmeye çocuk sayımız hiçte az değil.
Şehirlerde ve şehirlerin etrafında kurulan mahallelerde yaşayan bu çocuklarımız, televizyon reklamlarında gördükleri gıda maddelerini akıllarında canlandıramıyorlar. Çünkü, o reklamlarda yer alan ürünlerin tadını bile bilmiyorlar.
İşte bu grupta yer alan aileler, gıda enflasyonunu yüzde 70-80 oranında hissederlerken, en tepedekiler ancak yüzde 5’ler, yüzde 7’ler düzeyinde hissediyorlar. Yani burada bile bir adaletsizlik söz konusu.
Türkiye sadece bizim bildiğimiz değil, tüm dünyanın bildiği gibi bir tarım ülkesi. Dağı, taşı verimli topraklara sahip. Ancak 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren uygulanan ekonomi modeli ile tarım ikinci, üçüncü sıraya, günümüzde ise tamamen sıralama dışına bırakıldı.
Dünyanın demir-çelik üreticisi olacağız felsefesiyle çıkılan yolda bugün, net tarım ürünleri ithalatçısı bir ülke durumuna geldik. Tamamen dışa bağımlı hale getirilen tarımımızın kullandığı tohum, kimyasal ilaç, gübre ve akaryakıt tamamen ithalat yoluyla sağlanıyor. Hal böyle olunca da, Türk Tarımı, dünya ile rekabet gücü tamamen yabancı tedarikçilerin insafına kalıyor.
Bütün dünyaya buğday gibi bir ürünün ana vatanı ve insanları doyuran zengin Anadolu toprakları artık kendimize bile yetmez hale gelmiş durumda. Birçok ürünün anavatanı olan bu topraklar, yıllar boyunca ihmal edilmenin faturasını çok acı bir şekilde ödetiyor.
Kış mevsimindeyiz, kışlık sebze ve meyvenin en bol olduğu aylardayız ama fiyatlara baktığınızda sanki darlık yıllarını yaşıyoruz. Kışlık sebzelerin fiyatları 50 liradan başlıyor 100 liraya kadar uzanıyor. Elma, bu kadim toprakların en bol bulunan meyvesi, ama gelin görün ki; Pazar yerinde bile 50 lira. Birkaç yıl öncesine kadar bu ülkede 70-80 liraya mandalina satılacağı söylenseydi güler geçerdik, ama ne yazı ki Pazar yerinde 100 liraya satılan mandalinayı gördü bu gözler. Portakal da çok farklı değil. Diğer, turfandan meyvelerden, egzotik meyvelerden söz etmiyoruz. Onların yanına yaklaşmak için sağlam bir yürek gerekiyor.
Özetle;
Bugün bu yaşananların akılla-mantıkla bir açıklamasını yapmak mümkün değil. 1980’li yıllardan başlayarak her yıl adım adım bitirilen Türk tarımı bugün can çekişiyor. Resmi açıklamalara bakılırsa her şey yolunda. Uçuyoruz, kaçıyoruz, bizi tutana aşk olsun ama ortada bir kilo elmanın 50 lira olduğu gerçeği duruyor. Dikkat ederseniz kırmızı et konusuna hiç girmedik bile. Çünkü, tarımın kan kaybına neden olan hayvancılığımız ise artık son nefesini veriyor. Bir çiğ süt politikası oluşturulamadığı için, besiciler yeterli destek görmediği için on binlerce baş damızlık süt ineğimiz kesimhanelere gitti. Yerlerini bugün doldurmaya kalksak en iyi ihtimalle beş yıl gerekiyor. Oysa, bu hayvanlarımızı muhafaza edebilseydik, bu süre için hayvan varlığımız en az üç kat daha artacaktı. Bu treni de kaçırdık. Şimdi ithalat yapmak için kapı kapı dolaşıyoruz.
Ülke olarak, bunları hak ediyor muyuz diye soracak olursak, elbette ki; bu tabloyu, bu yoksulluğu hak etmiyoruz.