Fotoğraf çektiğimizde çoğu zaman fark etmeden bir nesneye, bir manzaraya, bir yüze yöneliriz. Deklanşöre basarız, ışığı kovalarız, kompozisyonu kurarız. Ama aslında orada yaptığımız şey, görüneni yakalamaktan çok daha fazlasıdır. Çünkü biz objektifi bir nesneye çevirsek bile, aslında onun temsil ettiği soyut anlamı ararız. Fotoğraf, objeye değil, objede kendimize dokunduğumuz yere dairdir.
Çektiğimiz her kare, hayatımızın görünmeyen bir satırıdır. Çünkü biz, baktığımızda gördüğümüzden fazlasını hissederiz. Bir sokak lambasını çektiğimizde karanlıktaki yolumuzu; bir boş sandalyeyi çektiğimizde artık yanımızda olmayan birini; kırık bir pencereyi kadrajladığımızda içimizdeki eksiklikleri anlatırız. Objeler, yalnızca bu derinlik için birer araçtır.
Bir pencereye yönelir elimiz, çünkü o an içimizde bir bekleyiş vardır. Belki gidenin ardından… Belki de hiç gelmeyen bir umut için. Biz o pencereyi değil, o hissettiğimiz “bekleme hâlini” çekeriz.
Bir çocuk gülümser objektifin karşısında, ama bizim için o karede masumiyet, geçmiş, içimizde çoktan kaybolmuş bir saflık vardır. Yani biz çocuğu değil, çocukluğumuzu çekeriz aslında.
İşte bu yüzden bir kare, sadece ışıkla değil, yaşanmışlıkla anlam kazanır. Fotoğraf, bir anlam aktarımıdır. Deklanşöre bastığımız an, elimizle değil, ruhumuzla karar veririz.
Fotoğrafçılık bir nevi aynaya bakmak gibidir. Ama bu ayna dışarıyı değil, içerideki görüntüyü yansıtır. Biz o an neye ihtiyaç duyuyorsak, onu görürüz kadrajda. Ruhumuz susamışsa gökyüzüne bakarız. Yorulmuşsak bir ağacın gölgesine sığınırız. Sevmişsek gözlere odaklanırız. Kırılmışsak taşlara…
Bu yüzden bir fotoğrafın anlamı, onu çeken kişiyle birlikte değişir. Aynı manzaraya bakan yüz kişi, yüz farklı his taşır kadrajına. Çünkü manzara aynı kalır, ama bakan göz değişir. Fotoğrafı özel kılan da budur zaten: Objenin kendisi değil, ona yüklenen anlamdır.
Bazen bir objeye tekrar tekrar döneriz. Çünkü hâlâ o duyguyu tam anlatamadığımızı hissederiz. Henüz içimizdeki karşılığını tam olarak kadraja taşıyamamışızdır. Bu, yalnızca sanatsal bir çaba değildir; bu, insanın kendini anlama, anlamlandırma ve dışa vurma çabasıdır.
Fotoğrafla uğraşmak, bir anlamda yaşamı çözümleme biçimidir. Her kadraj, bir duygunun izi; her netleme, içimizde netleşmeye çalışan bir düşüncedir. Gözümüzle gördüğümüz şey, kalbimizden geçenle birleştiğinde, işte o zaman gerçek bir fotoğraf doğar.
Çünkü biz aslında hiçbir zaman yalnızca objeyi çekmeyiz.
Bir göl kenarını çekeriz, ama o gölün durgunluğunda kendi içsel sükûnetimizi ararız. Ya da tam tersi; dalgalı bir deniz, içimizdeki fırtınanın aynası olur.
Belki de bu yüzden, her fotoğraf biraz da bir itiraftır. Söyleyemediklerimizi, gösterebildiklerimizle anlatma biçimidir.
Görünen şeyin arkasındaki görünmeyeni gösterme çabasıdır.
“Deklanşöre bastığımızda yalnızca görüntüyü değil, ruhumuzda yankılanan anlamı kaydederiz.”
Gördüğümüz Değil, Hissettiğimiz
Mustafa Bayram
Yorumlar