Olayları nasıl isimlendirirsek, onları öyle algılarız. Bugün sınırlarımızdan içeriye kontrolsüzce akan milyonları tanımlarken kullanılan sığınmacı, mülteci veya misafir kelimeleri, yaşanan gerçeği açıklamaya yetmiyor. Hatta bu kelimeler, asıl tehlikenin üzerini örten süslü birer şal gibi duruyor.
Bugün burnumuzun dibinde bir İran-ABD savaşı tamtamları çalıyor. Herkesin korkusu yeni bir göç dalgası. Ancak görüyoruz ki İranlılar, ülkeleri hangi rejimle yönetilirse yönetilsin, topraklarını savunmak için kalmayı seçiyorlar. Oysa biz, yıllardır Suriye’den gelen ve hiçbir ulus bilinci taşımayan milyonların sessiz işgali altındayız. Çıplak gözle baktığımda gördüğüm şey bir göç değil; bir ülkenin genetik ve kültürel yapısının, rızası dışında değiştirilmesidir. Bunun adı sessiz bir demografik istiladır.
Referansım, sosyolojinin babası İbn-i Haldun’dur. Haldun, toplumları Bedevi ve Hadari (şehirli) olarak ayırır. Bizim yaşadığımız trajedi; Anadolu’nun yüzyıllar içinde damıttığı yerleşik, hukuka dayalı şehirli kültürünün; aşiret sadakatiyle yaşayan, biat kültüründen öteye gidememiş bir sosyoloji tarafından aşındırılmasıdır. Suriye’den kaçıp gelen bu kitle, sadece ekonomik yük değil, toplumsal genlerimize zerk edilmiş bir uyum problemidir. Kendi vatanını savunmak yerine kaçıp bizim kapımıza dayananlar, bizim toplumsal harcımızı sulandırmaktan başka bir işe yaramıyor.
Sıkça duyduğumuz entegre edeceğiz lafı ise koca bir yanılgı. Entegrasyon, küçük bir grubun hakim kültüre uyum sağlamasıdır. Ancak gelen kitle, nüfus yapısını ve genetiğimizi tehdit edecek kadar büyükse, orada uyum olmaz; çatışma ve gettolaşma olur. Kendi mahallelerini kuran, kendi ilkel kodlarını bize dayatan bu yapı, bizim medeniyet tercihimizi baltalıyor.
Burada iş devlet aklına düşüyor. Ancak bazen duygusallıkla mantık birbirine karıştırılıyor. Şunu net konuşmak lazım: Devletin ruhu yoktur, sevabı yoktur ve en önemlisi dini yoktur. Devletin tek bir pusulası vardır, o da adalettir. Kendi vatandaşının kültürel devamlılığını ve huzurunu koruyamayan bir yapı, devlet vasfını yitirir. Başka toplumların bakıcısı olmak, hele ki kendi toprağından kaçanların genetik mirasını kabullenmek, bir devlet stratejisi olamaz.
Hümanizm adı altında bu kontrolsüz akışa sessiz kalmak, insanı sevmek değil; kendi çocuklarımızın geleceğini ateşe atmaktır. İranlılar topraklarında kalıp bedel öderken, Suriye’den kaçıp bizim genetiğimizi bozanlara kapı açmak, bu ülkeye yapılmış en büyük kötülüktür. Biz bugün, o geleceği kendi ellerimizle karartma lüksüne sahip değiliz.