Cemre TDK sözlüğüne göre “Şubat ayında birer hafta arayla havada, suda ve toprakta oluştuğu sanılan sıcaklık yükselişi.” Anlamına geliyor.
Diğital takvime geçince binlerce yıldır bu topraklarda nabzı atan kadim bir dostu, halk takvimini unuttuk. İşte tam da bu günlerde, o unutulmaya yüz tutmuş takvimin en zarif habercisi kapımızı çalıyor. Havaya, suya ve toprağa düşen o gizemli kor; yani “Cemre”
Halk takvimi, modern çağın mekanik saatlerinden ve dijital takvimlerinden çok daha fazlasıdır; o, insanın doğayla kurduğu binlerce yıllık “yaşam ortaklığının” yazısız anayasasıdır.
Kelime anlamı olarak “kor halindeki ateş” demek olan cemre, sadece meteorolojik bir olay değil, o kışın kasvetli ve soğuk görünümünün ardından başını uzatan umudun adıdır. İlk cemre havaya düştüğünde, en başta psikolojik olarak soğuğa karşı ısınma başlar. Ardından, kış uykusuna yatmış ruhumuz gerine gerine uyanır.
Eskilere göre doğa, yaşayan bir organizmaydı. Onlara göre cemre, gökyüzünden yeryüzüne inen ilahi bir güçtü. Önce nefes aldığımız hava, sonra hayatın kaynağı olan su ısınır ve en sonunda sadık yârimiz toprak uyanırdı. Bunu eskiler iyi gözlemliyordu. Yaşam olaylarını iyi takip ediyordu. Yenilerin bundan haberi olmadı... Oysa cemreyi takip etmek, dünyayla bağ kurmaktı.
Halk takvimi, gökyüzüne bakarak rüzgârı, yere bakarak bereketi okuma sanatıdır. Meteoroloji istasyonlarının olmadığı dönemlerde atalarımız; kuşların göç yolundan, çiçeğin açma vaktinden veya karıncaların yuva yapışından mevsimsel değişimleri santim santim hesaplamıştır. Bu, insanın doğaya hükmetmek yerine onunla uyum içinde yaşamasını sağlamıştır.
Birinci cemre havaya, (Şubat’ın üçüncü haftası), ikinci cemre bir hafta sonra suya, üçüncü cemre ondan bir hafta sonra toprağa düşer.
Köylü için bu, takvim yaprağından çok daha anlamlıdır. Çünkü toprağa düşen cemre, tarlaya girme zamanının yaklaştığını haber verir.
Halk takvimi; “zemheri”, “hamsin”, “mart dokuzu” gibi dönem adlarıyla birlikte, mevsimi bölümlere ayırır. Bu adlandırmalar, meteorolojik veri tablolarından ziyade deneyime dayanır. Ancak dikkat çekici olan şudur: Yüzyıllar süren gözlemler, belirli haftalarda gerçekten de sıcaklık eğilimlerinin değiştiğini ortaya koyar. Yani cemre, bilim dışı bir inanç değil; bilim öncesi bir gözlem sistemidir.
Cemre düştüğünde; kuşların cıvıltısındaki ton değişir, sular ısınır, balıklar sığlara yönelir, toprakta bir koku yükselir; o toprak kokusu aslında yeryüzünün aldığı nefestir. Günümüzde meteoroloji bilimi, basınç değişikliklerini takip ederek ve uydu görüntülerini kullanarak bize yağmurları, karları, fırtınaları haber veriyor. Şüphesiz bilim tartışılmaz ancak, “Kocakarı Soğukları”, “Mart Dokuzu” veya “Cemre” gibi kavramlar, Anadolu insanının binlerce yıldır yaptığı gözlem yeteneğinin birer sonucudur. Bu kavramlar, insanın doğayla kavga etmek yerine onu okumaya, onu anlamaya ve onunla uyum içinde yaşamaya çalıştığı dönemlerin ürünüdür.
Çiftçi için cemre, tohumun toprakla buluşma vaktidir. Çoban için cemre, kuzuların meraya çıkma habercisidir. Şehirli için ise cemre, artık o ağır paltolardan kurtulma, pencereleri ardına kadar açıp içeriye taze hava ve umut doldurma vaktidir. Asıl mesele, o sıcaklığın bizim içimize de düşüp düşmediği. Eğer bugünlerde içinizde sebepsiz bir kıpırtı, yarına dair bir umut kırıntısı hissediyorsanız, müjde: Sizin cemreniz çoktan düşmüş demektir.
Gözünüz gökyüzünde, gönlünüz baharda olsun.