"Sınır" kelimesi son yıllarda çok konuşuluyor. Herkes sınırlarından, kırmızı çizgilerinden, kendine ayırdığı alandan bahsediyor. Fakat iş uygulamaya gelince durum pek de öyle görünmüyor.
Birçok insan aslında kavga etmek istemez. Önce güzelce anlatmayı tercih eder. Kibarca söyler. Rahatsızlığını dile getirir. "Bunu istemiyorum" der. "Bu konuda hassasım" der. "Böyle yapıldığında kendimi kötü hissediyorum" der.
Ama bazen ne kadar sakin konuşursanız konuşun, karşınızdaki duymamayı seçer.
İşte sorun da burada başlıyor.
Toplum olarak yüksek sesle söylenen şeyleri daha önemli sanıyoruz. Sakin anlatılanı rica, bağırılarak söyleneni ise ciddiyet olarak algılıyoruz. Oysa bir insanın sınırını ilk söylediği anda anlamak gerekir. Çünkü aynı cümleyi beşinci kez kurmak zorunda bırakılan kişi artık derdini anlatmaya değil, duyurmaya çalışıyordur.
Sonra bir gün ses yükselir.
Ve herkes o yükselen sese odaklanır.
Kimse daha önce yapılan onlarca uyarıyı hatırlamaz. Kimse defalarca gösterilen sabrı konuşmaz. Tartışmanın konusu bir anda değişir. Sınır ihlali unutulur, ses tonuna dava açılır.
Oysa bazen insan bağırmayı seçmez. Bağırmaya mecbur bırakılır.
Elbette çözüm bağırmak değildir. Ama çözüm, insanları duyulmak için bağırmak zorunda bırakmak da değildir.
Belki de biraz daha dikkat etmemiz gereken şey şudur: Bir insanın sesini ne kadar yükselttiği değil, o sesi yükseltmeden önce kaç kez kendini anlatmaya çalıştığı.
Çünkü saygı, insanların sınırlarını bağırdıkları zaman değil; ilk söyledikleri anda anlayabilmektir.