1981Balkan Şampiyonu rüya takımın kara Mehmet’i Dövüşken bu karikatürü gönderince ve de sevgili dostum, editörüm Adil Demirçubuk “eskiden ne güzel spor sayfalarında ne güzel karikatürler olurdu” deyince karamsar havamdan sıyrıldım.  Muhalefette koltuk kavgasına düşerek demokratik mücadelenin ayağını sıkanları görmekten o kadar gına geldi ki yarını yakalamak için bugünü bırakıp dünkü güzelliklerin peşine düştüm…Zeki Müren’in “beklenen şarkı”sından yukarda ki kupleyi mırıldanarak giriyorum vaktiyle önemli işler yapmış olanlar, düşkünlüklerinde eski durumlarını anarak, anlatarak avunmaya çalışırlar anlamı taşıyan “Müflis Bezirgân Eski Defterleri Karıştırır” tarzı basketboldaki yarım asrım anlatacağım yazıma. Aslında anlatacağım bir başarı hikayesi.  Türkiye'de basketbol; Nasmith'in icadında ki zekâ ve tasarım kıvraklığı gerektiren benzeri bir atofla, birkaç adamın sırtında, onların feragatiyle sıfırdan bugün ki en sevilen 2. spor haline getirilmiştir. Amacım basketbolun tarihini baştan yazmak değil doğrularını sıralamak. Detaylara boğmadan iki özel ileri zıplama eşiğinden bahsedeyim.  Osman Solakoğlu'nun özel tanıtım gayretleri yanı sıra TRT'de Beyaz Gölge ve NBA maçlarının yayını basketbol için uygun ortamı hazırladı.1981'de ilk 12 Dev Adam diyebileceğimiz Efe'li Erman'lı Kara Mehmet'li Necati'li Melih'li rüya takım Balkan Basketbol Şampiyonu olunca sepet topu Türkiye'nin gündemine oturdu. Takip eden 20 yılda Eczacıbaşı ve  Efes Pilsen yetiştirdikleri, devşirdikleri Mirsat, Mehmet Okur, Hidayet vb. yıldız oyuncularla ikinci patlamanın altyapısını hazırladılar. 2001 Avrupa Şampiyonası'nda sahne alan 12 Dev Adamın kazandığı muhteşem Avrupa İkinciliği ile gönüllerde taht kurdu. 20 yılda bir tekrarlanan sıçramalarla basketbol Türkiye'nin aşkı oldu. 

Basketbol olayımızın altmış yılı içerisinde neresindeyim peki ben aşk hikayesinin? Kırdıklarım kırıldıklarım oldu mu? Peki ya faydam oldu mu? Anlatayım…Çok senelerimi geçirdiğim Basketbol Yaşamım Jean Paul Sartre “varoluş özden önce gelir/existence comes before essence” demez olaydı. Bende çoğu 68 kuşaklı gibi kendi 

yolumu kafama göre kendim belirleyip, kimi zaman ülkeyi, ki mi zaman kendimi düzeltmeye çalışarak, ama hep kendi varoluşumu kendim belirleyerek, bugünlere kadar geldim. Kırk beşi basketbol içinde geçen dolu ve birbirinden keyifli yıllardır bunlar ve Nietzsche “pişmanlık köpeğin taşı ısırmasıdır” dediği için değil, samimi olarak söylüyorum yaşanmış her bir saniyesinden de doyumluyum. 

1963’de Kadıköyspor’da rahmetli Ali Siyavuş’un, Kadıköy Maarif Koleji’nde oda rahmetli Teoman Tuncer’in eş zamanlı emanet ettikleri 13 numaralı formalar ile başlayan yolculuk, ODTÜ ve sonrası yıllarda yirmi sene aktif koçluk olarak Ankara’da, Milli Takımla Balkan Şampiyonluğu, 87 sonrası yirmi senedir eleştirmen köşe yazarı olarak İstanbul’da devam etti ve ilk günkü gibi hırsla, şevkle sürüyor. Kronolojik sırayla M.Ali Yalım, Rüştü Yüce hocalarımı, 30 yaşının baharında Osman Erverdi’mi, bütün zamanların en iyi koçu Aydan Siyavuş’u ve en sonda basketbol adam/ Mr.Turkish Basketball Osman ağabeyi (Solakoğlu)nu kaybettim. Günün sıcaklığını yaşarken, hiç ölümü aklımıza getirmeden, bu insanların önemini bilemedik. Kızdık, küstük, kulis yaptık onlara ve yitirdikten sonra dövündük. Yahya Kemal’in Sessiz Gemi’sinde dediği gibi “gidenler memnun ki yerinden çok seneler geçti dönen yok seferinden”. Olmaz da zaten…gidenlere yapılacak en güzel anma yaşayanlarımıza daha sıkı sarılmaktır. Basketbol ailesinin her bir ferdi diğeri için çok önemlidir..Biri olmazsa ötekisi var olamaz. Yaşarken bunu onlara hissettirmek gerek. Sen kendine söyle bunları. “insanları acımasızca eleştiriyor, yerden yere vuruyorsun”…dediğinizi duyar gibiyim. O iş başka…Ben işimi onlar da işlerini yapıyorlar. Quae nocent docent/ Yaralayan şeyler öğreticidir. Yorumun çıt kırıldı mı olmaz, vurduğun yerden ses getirmek gerekir ki akılda kalsın. Benim dostlarım art niyetim olmadığını, doğru bildiğimi yazdığımı bilirler. Ya da öyle olduğunu bilenler benim dostlarımdır. 20 küsür yıl kıyasıya eleştirdiğim, karşılıklı atıştığımız İstanbul Bankası Yenişehir takımından oyuncum Turgay Demirel günün sonunda FIBA Avrupa Başkanı oldu, daha ne olsun. Şimdilerde, merak etmeyin devekuşu misali kafamı anıları gömüp günümü görmezden gelmiyorum.

Çifte şampiyonluk yaşamış olan Anadolu Efes’i, serbest düşüşünü sonlandırıp, eski güzel günlerine geri döndürmeye çalışıyorum. Neden mi? EFESLİYİM EZELDEN…Hani nasıl derler "Ben onun çocukluğunu bilirim". Lamı cimi yok. Sahibinden eski Anadolu Efes'liyim.1965 kayıtlı, lisanslı sporcusu olduğum Kadıköyspor, Tuncay Özilhan tarafından 1975'te satın alınarak Efes Pilsen Spor Kulübüne dönüştürüldü. Daha sonra da bugünkü Anadolu Efes adını aldı.  Türk basketbolunun amiral gemisi bu güzide takımın ilk mensubuyum anlayacağınız ve bununla iftihar ediyorum. Shakespeare'in Jül Sezar oyununda; Mark Antonius ünlü tiradında; “Dostlar, Romalılar, Yurttaşlar, dinleyin; Ben Sezar’ı gömmeğe geldim, övmeye değil. İnsanın ettiği kötülük yaşar ardından, iyilikleriyse toprağa girer kemikleriyle. Bırakın, öyle olsun Sezar için de.” diye başlar konuşmasına. Fakat öyle bir anlatır ki Roma halkı Sezar’ı efsane yapar, bağrına basar. Ben yaşarken fanilerin marifetlerinin, basketbol için yaptıklarının iltifatla değerlendirmeli gerçeğinden hareket ediyorum.1891'de hava atışıla başlayan serüveni UZATMAYA TAŞIMAK istiyorum...