Hıncal abiyi (Uluç) doğduğu ve vefat ettiği Kasım ayında dostlarıyla anarken kendisiyle otuz küsür yıl süren dostluğumuz sürecinde Bask Bölgesine yaptığımız ‘San Fermín Festivali’ ve Bilbao maç seyri temalı mini gezi anıları üzerine yazdığım yazılarımı Yapay Zekaya harmanlattım. Aşağıdaki yolculuklarla örülü derin bir Hıncal Uluç Anı-Denemesi ortaya çıktı: Hıncal’la yaptığım spor seyahatlerinin içinde bazı anlar vardır ki insanın hafızasında bir şehrin kendisinden çok, o şehirde yaşanan tek bir sahne kalır.
Bilbao bunun ilkidir belki… Ama Pamplona’da San Fermín Festivali’nde yaşadıklarımız, yolculuk defterimin en canlı, en soluksuz sayfalarından biridir. Pamplona: Şehrin Nabzı Bedeninde Atıyor. Pamplona’ya adım attığımız anda Hıncal’ın yüzünde merak, dikkat, tedirginlik değil — tam anlamıyla bir araştırmacı heyecanı vardı. Çünkü San Fermín sadece bir festival değildi onun için; bir toplumun adrenalinle, gelenekle ve korkuyla kurduğu kültürel bir bağın sahnesiydi. “Bak,” dedi bana, “Boğa koşusu barbarlık diye geçer ama aslında toplum psikolojisinin en çıplak hâlidir.
Korku, cesaret, aidiyet… Hepsi bir İşte Hıncal buydu: Kalabalığın coşkusunu değil, coşkunun arkasındaki kültürel DNA’yı görürdü. Beyaz Gömlek Kırmızı Fular: Rengin Sebebi Festivalin üniforması sayılan beyaz gömlek ve kırmızı fularla etrafımızı saran kitleyi izlerken, Hıncal fil hafızasına yapıştırma sürecine geçti. “Kırmızı, ölümle yüzleşmenin rengi,” dedi. “Beyaz ise arınmanın. İnsan psikolojisi böyle sembolleri tesadüfen üretmez.” Ben tribünlere bakıyordum — o insanın tarihine bakıyordu. Boğa Koşuları Başlarken: Şehrin Nabzı Ele Geçiriyor. Sabahın erken saatinde, koşu başlamadan kısa süre önce, dar sokakların arasından gelen uğultu bizi içine çekti. Kapılar kapandı, bariyerler yerleştirildi, güvenlik görevlileri bağırıyor, insanlar alkışlıyor, koşucular dizilme noktalarına geçiyordu. Hıncal o sırada tamamen sessizdi. Sanki bir maçın başlama düdüğünü değil, bir toplumun ritüelinin açılışını bekliyordu.
Bir süre sonra başını bana çevirip fısıldar gibi söyledi: “Cesaret dediğin şey, herkesin birlikte korkması hâlidir.” Bu cümle, boğaların çan sesleri duyulduğu anda kulaklarımda yankılanmaya devam etti. Kapılar açıldığında çıkan o çığlık, insanın içini hem ürperten hem de büyüleyen bir sesti. Koşucuların paniği, seyircilerin çığlıkları, boğaların ağırlığıyla çıkan yer titreşimi…Ama Hıncal’ın dikkati tamamen başka bir yerdeydi: “Bak,” dedi, “İnsan kalabalığının içindeki en ilginç şey, herkesin aynı anda aynı korkuya teslim olmasıdır.
Futbolda bile bu birlik kolay olmaz.” O, boğaların gücünü değil, kalabalığın ruhunu analiz ediyordu. Köşe yazısının içinde yaşardı Hıncal Uluç. Koşu bittikten sonra sessizlik çöktü. Pamplona bir anda karnaval gürültüsünden cenaze sessizliğine dönmüştü. Bir kafeye oturduk. Ben o sırada sadece kafamın içindeki gürültüyü susturmaya çalışıyordum. Hıncal ise olayın anlamını çözüyordu: “Bu koşu,” dedi, “ölüm korkusunun insanı nasıl birleştirdiğinin canlı bir örneği. Sporun içindeki o kolektif heyecan var ya… işte onun atası bu.” İnsan orada onunla aynı masada oturunca fark ediyordu: Hıncal sadece yazı yazmıyordu — kültürel bir röntgen çekiyordu. Gece şehrin ışıkları altında yürürken, gündüzün gürültüsü çoktan geride kalmıştı. Dar sokaklar hâlâ kırmızı fularlı insanların sesleriyle doluydu ama Hıncal’ın yürüyüşünde derin bir düşünce ağırlığı vardı. “Bugün burada gördüğün şey,” dedi, “insanın kendisiyle hesaplaşmasıdır. Cesaret, çoğu zaman yalnızken değil, kalabalıkken ortaya çıkar.” Bu cümleyi o günden beri unutmam. Dönüş yolunda yine sessizdi…
Her büyük deneyimin ardından olduğu gibi. Yan koltukta otururken defterini açıp yalnızca şu iki kelimeyi yazdığını gördüm: “Korku – Cesaret.” Bu iki kelime, San Fermín’de yaşadığımız her şeyin özetiydi aslında. Ve Hıncal’ın o iki kelimeden yeni bir köşe yazısı yaratacağından asla şüphem yoktu.
Bugün… Pamplona’yı hatırladığımda aklıma önce şehrin değil, Hıncal’ın yüzündeki o keskin dikkat geliyor. Bilbao’da kültürü okuyan göz, Pamplona’da insanın ilkel yanını çözümlüyordu. Belki de Hıncal’la yolculuk yapmanın en büyük anlamı buydu: Bir şehre değil, bir bakış biçimine seyahat etmek. Ve bugün onu anarken fark ediyorum ki — Hıncal artık aramızda olmasa da, gördüğüm her güçlü sahnede onun yorumunu önce zihnimde duyar oldum.