25 Kasım yine geldi, yine aynı manzara. Kadınlar “şiddet bitsin” diye sokağa çıkmak istedi, ama daha toplanmadan bariyerler, uyarılar, anonslar… Sonra gözaltılar. İnsanların aklı almıyor artık. Yıllardır kadın cinayetleri durmuyor, herkes bir hesap sorulsun istiyor, bir ses yükselsin istiyor. Ama sokakta atılan her adım hemen “yasak alan”, “güvenlik gerekçesi” gibi şeylere tosluyor.

İstiklal Caddesi bu yıl da tamamen kapatıldı. Yürümek isteyen kadınlara izin verilmedi. Bir grup dağılırken bir grup gözaltına alındı. Tutuklama değil belki ama gözaltı bile insanlarda başka bir yara açıyor. Çünkü insanlar soruyor: “Bizim sesimiz neden bu kadar korkutuyor?” Bunu diyen de var, sessizce izleyen de. Ama o anda sokakta havadaki gerilimi herkes hissediyor.

Bazıları “güvenlik riski” diyor, tamam olabilir, ama bu kadınlar ne yapıyor? Ellerinde pankart, slogan… Yani ortalığı yakan yıkan kimse yok. Ama yine de müdahale geliyor. Polis kalkanı, bağırış, sıkıştırma… Sonra da gözaltı araçları. Böyle olunca konu dağılmıyor, tam tersine daha çok büyüyor. İnsanlar sosyal medyada yazıyor çiziyor, “Bu da mı çok görüldü?” diye.

Kimi diyor ki “başka yerde yürüsünler, sorun çıkmasın.” Ama mesele mekan değil ki. Sorun her gün bir kadının öldürülmesi. İnsanlar buna tepki gösteriyor. 25 Kasım’ın anlamı bu. Ama bu yıl da pek çok kişi yürüyemeden gözaltına alındı. Yani bir gün, bir yürüyüş… bu bile zor oluyor.

Toplumda da şöyle bir his oluşuyor: “Kadınlar hem şiddetle uğraşıyor hem de ses çıkarmaya çalışınca engelleniyor.” Bu duygu da sert bir kırgınlık bırakıyor. Kimse kavga istemiyor, kimse olay çıkarmak istemiyor. Tek bir amaç var: “Biz buradayız, bizi duyun.” Ama duyulmak için çıkılan yol bazen nezarette bitiyor.

Kısacası 25 Kasım yine ağır geçti. Kadınlar ses çıkarmak istedi, yine duvar gibi yasaklarla karşılaştılar. Gözaltılar da cabası. O gün sokakta en çok hissedilen şey belki de buydu: “Bu kadar acı varken bir yürüyüş bile çok görülüyor.”