Anayurdum Çocukluğum, Şair, Bayram Atakul’un Ekin Sanat’tan çıkan bir kitabı. Kitapların ismi genelde kitabın kimlik cüzdanı gibidir, size ipucu verir içinde yazılanlarla ilgili.  Anayurdum Çocukluğum, aslında Atakul’un bir yaşam hikayesi hem kendisinin hem toplumda iz bırakan olayların en çok da annesinin…

     Şiirlerinin arasında gezinirken; anılarının, dostlarının, kaybettiklerinin ayak izlerini, bastığı yerdeki bıraktığı, aşkı, acıyı, mutluluğu en çok da yaşadığı topraklara özlemi görüyorsunuz.

      Bayram Atakul, çocukluğunu anlatırken, öylesine içten öylesine samimi ve duygu dolu anlatıyor ki adeta yaşıyorsunuz. Örneğin soğukkuyu ayakkabısından söz ederken, kışın donduğunda inciklerinizi kestiğini, yazın çorapsız giydiğinizde, ayağınızın ayakkabının içinde terden vıcık vıcık olduğunda yürürken ayağınızın soğukkuyu ayakkabının içinde kaydığını hissediyorsunuz. (Bunun o durumu yaşamakla da ilgisi olduğunu düşünüyorum.)

Şiirlerinde yerli yerinde öyle bir metafor yapıyor ki “bulut kâküllü dağların, yeniyetme delikanlısıydık” derken, dağın doruğunda bulutun kâkülünü tutmaya uzanıyorsunuz adeta.

     Köy yaşamını betimlerken, kuş seslerinin horoz seslerine karışarak oluşturduğu armoniyi hissetmemek mümkün değil. Yoksulluğu öylesine anlamlar katarak ifade etmiş ki canınızı acıtıyor ama acıma hissi yaşamıyorsunuz.

     Öğretmen olduktan sonra yaşama adım atmanın izlerini şu dizelerle aktarmış şair;

“Naylon gömleğin ışıltısıyla yollara düşmüştük

Naylon gömlekler de giydik, kauçuk tabanlı iskarpinler de

Soğuk kuyulara hapsettik özgürlüğü

Balkonları bile kapalı dikey kutular içinde boğulduk”

     Şair Atakul; “Soğuk kuyulara hapsettik özgürlüğü” derken, çocukluk günlerine özlemi dile getirirken, aynı zamanda çocukluğunda çektiği acıların farkında olduğunu ama aynı zamanda da özgürlüğün o günlerde kaldığını, özgürlüğünü yaşayamadığını da dile getiriyor.

“El Feneri” şiirinde:

“Boyla birlikte mi büyür cesaret

Henüz sorgulamayacaksın”

Yaşamı sorgularken hem ipuçları veriyor hem de sorgulamaya yönlendiriyor okuyucuyu.

“Çocuksun küçüğüm, sana göre yorgunluk ne ki

Sadece bedeni değil, ruhu da yorulur insanın

Kuşkuyla bakar her şeye, sevgiye bile

Fiziksel yorgunluk toprağın nemi gibi

Bulut olup uçar

Yürek yorgunluğunun kanatları yok ne yazık ki

Çöktü mü bir kez kolay kolay dağılmaz

Derin vadileri bürümüş sisler gibi”

“Sevgilim Ankara” şiirinde, bir taraftan Ankara’yı anlatırken diğer tarafta Ankara sevgisiyle yâr sevgisini özdeşleştiriyor.

“Kale sokakları yokuş

Kale sokakları dar

Mektup göndermiş sevgilim

Satırlar arasında gözyaşları var”

Kitabında, kendi yaşamı eşliğinde pek çok konuya değinen şair, tacize uğrayan çocukların acılarını da dile getirmeyi ihmal etmiyor çünkü; sınıfsal bilinçle yetişmenin ona yüklediği bir görev, toplumsal olaylara, haksızlıklara karşı duyarsız kalmamak.

“Paramparça ettiniz anayurtlarını

Ne yurdu kaldı ne anası

Artık o çocuklara vatan olmaz

Yürekteki hiçbir toprak parçası”

Şair, kendi anasına karşı duygularını yazarken, Ana Dil konusunu ve Cumartesi Annelerini de ihmal etmiyor.

“Dil dediğin bir et parçası değil ki

Kesip atsan da insanın dilini

Zihninden söküp atabilir misin kelimeleri

Yasaklayabilir misin ana dilinde düşünmeyi?”

“Yoktur mezar taşları

Geride kalan sadece isimleri

Dilsiz bir acıdır annemin yüreğinde

Sürekli ağlayan bebek sesleri”

“Anayurdum Çocukluğum” kitabını okurken hayatın her rengine dokunan destansı bir duygu yaşıyorsunuz, siz daha okumadınız mı? okumayan dostlara öneririm.