Türkiye, insana, hayvana, doğaya ve çevreye yönelik şiddet çeşitlerinde kanımca ilk sıradaki bir ülke. Bu görüşümü kanıtlamak için diğer ülkelerden sayılar derleyip, ülkemizdeki sayılarla kıyaslamaya gerek görmüyorum. Son iki günde, yolcusu olduğum toplu taşıma araçlarında tanık olduğum  birkaç olayı  görünce, hızla ve yakışmaz bir şekilde “Çılgın Türkler” den “Çıldırmış İnsanlara” doğru  evrildiğimize inanmaya başladım.

            Konuşarak, lütfen diyerek önereceğimiz bir davranış şeklini, birkaç saniye içinde nerede ise sözel ve bedensel şiddete dönüştürecekti kent içi ulaşım araçlarının bazı yolcuları. Gülen, gözlerinde umut ışığı yanan insan sayısı o kadar az ki. Şiddetin küçük bir kibriti çakılsa, kent içi otobüs veya tren patlayacak neredeyse.

            Yazılarımda, kadına şiddet uygulayan, ayrılmak isteyen kadının yaşamına son veren, silah ve bıçak gibi araçları kullanan erkeklerin utanması gerekirken, aksine benim gibi düşünen ve duygulanan insanlar utanmaya başladık. Bir yazar olarak tamam, Şiddetsiz Toplum Derneği Başkanı olarak da inanılmaz utanıyorum.

            Ayrıca çok da üzgünüm. 80 yaşını geride bırakmış ileri yaş gençlerden biri olarak, Şiddetsiz Toplum Derneği’nin 8 Mart 2015 tarihindeki kuruluşundan itibaren yapmaya çalıştıklarımıza ve söylediklerimize, kamu kuruluşları ve basının değer vermemesi veya  değer verebilecek yer, zaman ve fırsatları sağlayamaması üzüntümü katlayarak artırıyor. Önerilerimiz uygulansaydı, bugün birçok kadın canımız yaşıyor olacaktı.

            Televizyon haber ve programlarında, salonlarda düzenlenen açık oturum, panel ve söyleşilerde siyaset, yargı, hükümet ve tüm kamu kuruluşlarına, hatta, bir avuç kahramanın yaşattığı demokratik kitle örgütlerine (STK)  eleştiriler yapılıyor, sayılar veriliyor, sadece durum anlatılıyor, izleyenler, sanki seminerde ve derste olan öğrencilermiş gibi.

            Toplumu kadınlar ve erkekler diye ayırmada da doruğa tırmanmaya başladık. Kadınlar, kadın dernekleri diye başlayan haberler ve tartışma programlarını izlerken, erkekler, erkek dernekleri nerede diye soruyorum kendime ve ekrandakilere sessizce. Üstelik bu davranışı, cinsiyet ayırımcılığına karşı olanlar da yapıyor.

            Şiddetsiz Toplum Derneği yaşadıkça, kadınların önderliğinde kadın-erkek dayanışmasını ve güç birliğini savunmayı kararlılıkla sürdürecek. Derneğin bir kadın ve bir anne olan Başkan Yardımcısı,  uzman psikolog Şenay Ölmez’in söylediği gibi “Şiddetin Cinsiyeti” yok.

            Yaşamın güzelliklerini, zorluklarını ve bazen kısa, bazen uzun yıllarını paylaşanlarız kadınlar ve erkekler. Şiddeti de, savaşları da, insana, hayvana ve doğaya yönelik kıyımları da cinsiyet ayırımına karşı olan insanlar durduracak, kadın ve erkek birlikte.

            Türkiye Büyük Millet Meclisi, sözel ve bedensel şiddetin yaşandığı yerlerden biri. Başka ülkelerin Parlamentolarında da zaman zaman şiddet yaşanıyor. Ne ayıp, çok ayıp!

            Yalan, hakaret, iftira ve tehdit kelimelerinin çevresinde dönüyor sanki siyasetçilerin, konuşmacıların ve siyasete yakın olanların içinde yaşadığı dünya. Bu dört kelime güç katmaz insana ve ülkeye, gücü azaltır, gücü azalanların sevgi, dostluk ve barışı sağlamaları olanaksız hale gelir. Şiddet tırmanır, çoğunluğu erkek eliyle.

            Kültürümüzde “Erkek gibi… Mert…” kelimelerini çok kullanırız.

            Şiddet uygulayan erkeklerin, bu anlamı ile  “Erkek” kelimesinin hak etmedikleri kesin. “Hoşgörü, merhamet, utanma” nerede kaldı? Bir kadın, bir çocuk, bir insan, bir hayvan, bir ağaç, öte yandan bir veya birkaç erkek (!) insan, ellerinde ateşli, patlayıcı, kesici silahlar.  Öldürmeye çalışıyor, öldürüyor, araçları parçalıyor, ağaçları deviriyor, kaçıyor, kaçmaya çalışıyor, birileri kaçırmak, saklamak için çabalıyor. Bunları yapanlar, cinsiyet olarak erkek, haydi bakalım onlara “erkek”  diyebilecek kaç kişi çıkar?

            Bu nedenle, Cumhurbaşkanı, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’nın siyasal partiler arasındaki iletişimle ilgili sorunların, bundan sonra  yaşanmaması için olumlu sözler söylemesini, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, TBMM’nin 1 Ekim 2024 tarihinde,  yeni yasama yılına başlaması sırasında Cumhuriyet Halk Partisi ve DEM Parti yöneticileri ile tokalaşmasını, çok kısa da olsa ayakta sohbet etmesini, yakın geçmişte yaşananlara karşın olumlu ve umutlu olarak algılıyorum. Şiddetsiz topluma, toplumlara, Türkiye’ye ve Dünya’ya, hatta uzaya, sabırla ve böyle böyle ulaşabileceğiz. Keşke daha hızlı olabilsek.

            Türkiye’nin  büyük sorunları, Yaşam Boyu; İletişim, Örgütlenme, Demokrasi, Adalet, Güvenlik ( Sosyal güvenlik dahil) ve Eğitim başlıkları altında toplanabilir.

            Sorunların çözümü için atılacak ilk adımdır örgütlü iletişim. Aklı ve kalbi, kin ve nefretle değil, sevgi ve dostlukla beslenen insanlardır, halktır, başta politikacılardır şiddeti geride bırakacaklar, yerin üstündeki gerçek cenneti başaracaklar veya kayda değer katkılarda bulunacaklar.

            İkinci Dünya Savaşında, Nagasaki ve Hiroşima’yı atom bombası ile yerle bir edenlerin, gece yarısı uyuyan halkın üstüne ölüm yağdıranların ülkesidir Amerika. Böyle bir geçmişi bulunan Amerika Birleşik Devletleri’nin daha sonraki yöneticileri ile sonraki Japonya siyasetçilerinin iletişim kurması örnek alınmalı.  Bir daha hiçbir yere atom bombası atılmasın, kan ve gözyaşı dökülmesin diye.

            Kan ve gözyaşı durduruldu mu? Hayır. Umutlar tükendi mi?  O da hayır.

            Bin defa şiddet yaşansa da, bin defa umutla uzanmalı birbirlerine eller, akıllar ve yürekler. Bugün yaşayanlar ve gelecekte doğacakların kanlarının ve gözyaşlarının akmaması, yerin üstünün gerçek cehennem haline dönüşmemesi için.

            Haydi, yerin üstündeki insan melekler, yerin üstündeki gerçek cennet için, haydi!