Son günlerde yazılan bazı yazılardan anladığım kadarı ile soğuk savaş yıllarından kalma, antikomünizm kültürü ile yetişmiş akademisyenlerin tarih, siyaset, ekonomi ve sair toplumsal olaylar hakkında beyinleri epece bir yıkanmış. Bu yüzden de özellikle tarihe salt tarih disiplininden bakanlar toplumsal olayları algılamakta ve anlamlandırmakta epeyce bir zorlanıyorlar.
Son günlerde yazılan bazı yazılardan anladığım kadarı ile soğuk savaş yıllarından kalma, antikomünizm kültürü ile yetişmiş akademisyenlerin tarih, siyaset, ekonomi ve sair toplumsal olaylar hakkında beyinleri epece bir yıkanmış. Bu yüzden de özellikle tarihe salt tarih disiplininden bakanlar toplumsal olayları algılamakta ve anlamlandırmakta epeyce bir zorlanıyorlar.
Önce şunu hatırlatayım; Osmanlı klasik bir emperyalist tarım imparatorluğuydu ve Osmanlı düzeni bir teokratik mutlaki monarşiydi en üst dini otorite ile dünyevi otorite tek bir kişide toplanmıştı. Her ne kadar İslam şeriatı bağlayıcı bir hukuk normu olarak görülse dahi sultanın mutlak gücü karşısında etkisiz kalmaktaydı. Sultanların Şeyhülislam’dan fetva alması yapılan eylemin ve kullanılan gücün sınırlanması için değil, çoğu zaman bu eylemlere yasal bir kılıf hazırlamak içindi.
Konu neden açıldı derseniz, geçenlerde Erdoğan’ın TÜRGEV’de yapmış olduğu bir konuşma üzerine “Tapu Meselesi” adlı bir makale yazmış ve Osmanlı dönemi ile Cumhuriyet dönemini kıyaslamıştım. Bu makalemde “Osmanlı sultanları savaşarak topraklar almıştır, lakin almışlar da ne olmuştur tapuyu kendi üstlerine yapmış, bu topraklar benim, bu toprakların tapusu bendedir demişlerdir. Osmanlı’da sahip olunan topraklar sultanın mülkü, üstünde yaşayanlar ise kulu ya da kölesi değil miydi?” diye bir cümle kurmuştum.
Tarih konusunda çalışan bir yazar dostumuz buradaki “tapu” ve “kul, köle” tanımlarımdan hareketle “Bütün ülkeyi padişahın şahsi mülkü sanmak cehaletin zirvesidir.” , “Osmanlı padişahlarının fethettikleri toprakların tapusunu kendi üzerlerine çıkardığını söyleyebilen bir kişi hiç tarih bilmediğini ilan etmiş olmaktadır. Herkes kendisini tarihçi sayınca bu tür garabetlerle sık sık karşılaşmak zorunda kalıyoruz.” Ve “Milliyet kavramının 1789 Fransız İhtilâli’nden sonra yaygınlık kazandığını bilmeyen birisinin Osmanlı padişahlarının Türklüğünü sorgulamaya kalkması doğru bir davranış olmaz. Kul kime denilir, köle kime denilir, esir kimdir bu kavramları da birbirine karıştırmamak gerekir. Karşısındakine “bendeniz” diye hitap eden bir kimse elbette o kişinin kölesi filan değildir. Padişahın kulları yeniçerilerdir, cariyelerdir. Tebaa, saygıdan dolayı “kul” kavramını kullanır. Aslında hepsi de “hür” insanlardır.” Söylemleri ile bir kısım eleştiriler getirmiş.
Önce kendisi benden yaşça da büyük olduğu için saygım gereği ben öyle cehaletin zirvesi ve benzeri ithamlarda bulunmayacağım.
Sonra da bu eleştirileri sırası ile yanıtlayacağım:
- “Tapuyu kendi üstlerine yapmış, bu topraklar benim, bu toprakların tapusu bendedir” cümlesi aşikârdır ki bir benzetmedir, bir alegoridir. Osmanlı rejiminde esas anlayış itibariyle Mülk Allah’ındır, Sultanlar yeryüzünde onun gölgesi ya da temsilcisi olarak mülkü yönetmekle görevlidirler. Mülkün kullanımının kime ait olacağı ise tamamı ile sultanın inisiyatifindedir. Osmanlı’da topraklar, miri arazi rejimi gereği, tamamen beytülmala yani devletin hazinesine aittir. Mîrî arazinin mülkiyeti devlete ait olduğu için tasarruf edenin mal varlığına dâhil değildir. Toplumun özel mülkiyete sahip olmasına izin verilmemiştir. Egemenlik sultanın hakkı olduğu için devletin ve hazinenin sahibi de sultandır. Ayrıca sultanların sahip olduğu müsadere gücü kimsede mülk teminatı falan da bırakmaz, bu yüzden vakıflar kurulmuş birçok mülk sahibi müsadere tehdidine karşı malını mülkünü vakfetmiştir
- Timar sistemi ise çok derin ve uzun bir konudur Timar sistemi Osmanlı’da ağırlıklı olarak, merkezden denetlenen büyük bir sipahi gücü besleyerek padişahın ordusuna asker sağlamak için geliştirilmiştir. En geniş anlamıyla belirli bir yere ait vergi gelirlerinin tümünün veya bir kısmının, dirlik olarak havale yoluyla bir görevliye devredildiği ve bu devir karşılığında da bazı hizmetlerin ona yüklendiği; mali, idari, askeri amaçları olan bir sistemdir. Bu konuda da inisiyatif tamamen sultana aittir tımarı uygun bulduğuna verir istediğinde de geri alır. Reâyâ statüsünden birinin sipahi sınıfına girmemesine ve timar sahibi olmamasına ise son derece dikkat edilirdi. Osmanlı timar sisteminin Batılı feodal uygulamalardan farklı temel özelliklerinden biri miras yoluyla mirasçılara geçmemesidir. Osmanlı’da mülkiyet meselesi uzun ve derin bir konudur gerekirse daha çok izahat da veririm.
- Milliyetçilik Fransız devrimi ile ortaya çıkmıştır doğru, lakin Türk kavramı tarihin kadim çağlarından beri vardır ve Osmanlı sultanları ise hiçbir zaman kendilerini Türk olarak tarif etmemişler, kendilerine Türk dememişlerdir. Kendilerini Türk olarak tanımlamayan sultanlara Türk demek ne derecede akıl işidir bilmiyorum.
- Osmanlı aynı diğer feodal imparatorluklar gibi bir hanedanın egemenliğindeki kullardan oluşmaktaydı. Bu kulların herhangi bir vatandaşlık hakkı, hukuki ya da anayasal güvencesi yoktu. Osmanlı elbette kölecil bir düzendi ve özellikle de bürokrasinin tamamına yakını köle statüsündeydi. Birçok hanedan da görülemeyeceği üzere şehzade anaları dahi köle statüsündeydi.
Makale epeyce uzadı, sevgili hocam arzu ederse bu derin konuyu bir çay kahve içer uzun uzun tartışırız. Ben bir bilim insanı olarak bilmediğimi söylemekten, yanlış bildiğimi düzeltmekten ve de gerekirse özür dilemekten hiç kaçınmam, hiç gocunmam.