Birkaç gündür ekranlara bakınca hep aynı yorgunluk çöküyor insanın üzerine. Siyaset, savaş senaryoları, diplomatik restleşmeler ve her sabah yenisi eklenen kriz başlıkları… Gündem bir noktadan sonra bilgi üretmeyi bırakıp sadece zihin bulandırmaya başlıyor. Böyle anlarda dünyanın bütün devasa meselelerini masanın dışına itip, biraz kenara çekilmek en büyük ihtiyaç.

Ben de bugün tam olarak bunu yapalım istedim.

Üniversite yıllarından beri tanıdığım bir dostum var; gazeteci Metin Altay. Farklı bölümlerde okusak da yolumuz o yıllarda sıkça kesişirdi. Aradan koskoca kırk yıl geçti. Hayat değişti, bizler değiştik ama Metin gibi bazı karakterler vardır ki zaman onlara pek dokunamaz. O eski omurga ve o muzip bakış hâlâ yerli yerinde duruyor.

Metin’le sohbet etmek başlı başına bir deneyimdir. Bir meseleyi asla dümdüz anlatmaz. Söze mutlaka bir fıkrayla girer ama o fıkralar sadece güldürmek için değildir. İçinde ince bir iğne taşır; öyle bir yerden dokundurur ki etkisi sonradan çıkar.

Geçen hafta Kızılay’da bir kafede oturduk. Sohbet ev işlerinden açılınca, evde kendi başıma halletmeye çalıştığım küçük bir tamirattan bahsettim. Birkaç vida sıkıp bir bağlantıyı düzeltecektim alt tarafı. Ama sonuç hüsran oldu; parçalar dağıldı, sistem iyice kilitlendi. Sonunda usta çağırdık da iş çözüldü. Eşim zaten baştan uyarmıştı, “Bırak ustası yapsın” demişti. Sonra da o meşhur teşhisini koydu: “Tam bir Türk karakterisin, her şeyi bildiğini sanıyorsun.”

Şakaydı ama altındaki o tanıdık refleks gerçektir. Bizde bir mesele varsa mutlaka bir çözüm bulunur; doğru olması ya da uyması gerekmez, bir şekilde halledilir.

Ben bunu anlatınca Metin kahvesinden bir yudum alıp o tanıdık ifadesiyle gülmeye başladı. Belli ki bir fıkra geliyordu.

“Bak sana bir hikâye anlatayım,” dedi. İngiltere ile Fransa, Manş Denizi’nin altına tünel yapmak için ihale açmış. Japon firması gelmiş, “Biz iki uçtan kazmaya başlarız, teknolojimizle milimetrik hatayla ortada buluşuruz,” demiş. Alman firması çıkmış, “Alman mühendisliğiyle sıfır hatayla tam ortada birleşiriz,” diye eklemiş. Sıra bizim Temel’in firmasına gelmiş. Temel projeyi anlatmış: “Biz de iki uçtan kazmaya başlarız. Ben İngiltere’den, Dursun Fransa’dan... Kaz babam kaz... Ortada buluştuk buluştuk.”

Komisyon başkanı şaşkınlıkla sormuş: “Peki ya buluşamazsanız?”

Temel istifini bozmamış: “O zaman ne olacak beyim... Bir geliş bir gidiş olur.”

Ben kahkahayı basınca Metin’e döndüm; “Peki,” dedim, “senin bu bilgeliğinin içinde Amerika ile İran savaşı için de bir fıkra var mı?”

O munzur gülüşünü yaptı. “Var tabii,” dedi, “ama bu sefer kahraman tilki.”

Kümese müdür arıyorlarmış, tilki başvurmuş. Özgeçmişini beğenmişler. “Seni müdür yaptık, ne kadar maaş istersin?” diye sormuşlar. Tilki gülmekten konuşamamış; “Kusura bakmayın,” demiş, “ben dava adamıyım, siz ne takdir ederseniz.”

Metin kahvesini masaya bıraktı, gözlerini hafifçe kıstı. “Hani şu Trump var ya... Tam bir tilki.”

O ifadeyi tanırım; bir şey daha söyleyecek gibi durur ama orada bırakır. Kızılay’ın kalabalığı camın arkasından akıp giderken masada kısa bir sessizlik oldu. Dünyanın büyük meselelerini çözmedik, diplomasiyi kurtarmadık ama iki iyi fıkra dinledik. Bazen haftayı kapatmak için ihtiyacımız olan tek şey budur; bir kahve ve iyi anlatılmış bir hikâye.

Geri kalanını yarına bırakalım. Benim pazar yazılarımın ayrı bir köşesi vardır; adı zaten her şeyi anlatır: Neşe-i Muhabbet.

Yarın yine orada buluşuruz.