Maniki, Çingenecede “kahpe” anlamına geliyor. Yunancada ise “belalı”... Oksomiron, aforizma vb. kelimelerle oynayarak özlü veya ters köşe
sözler, manalar üretmek sıkça başvurulan ve benim de bayıldığım yazın tekniklerindendir. Fakat 'The Brutalist' filminde yapıldığı gibi adından başlayarak içeriğinin son satırına kadar 'yaşamın acımasızlığı' ile 'brutalist mimari kavramının' ünlü Macar mimar Bauhaus
okulundan Lazio Toth'un trajik yaşam öyküsünde hamur edilerek dramatik sunumuna rastlamadım bugüne kadar. Film Golden Globe’u
aldı bence 'Oscar goes to the Brutalist' kesin olacak.

Tabii 'Evangalist Trump Dünyası'nın bünyesi içinde ki acımasız aykırılıkları kaldırırsa. Filme yapılan övgülere göz atalım arkasından beni asıl yakalayan pradigmalar /değerler dizisini nasıl altüst ettiğine bakacağız; FIPRESCI Ödülü, UNIMED Kültürel Çeşitlilik Ödülü, 2024 Venedik Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü kazanan The Brutalist yenilikçi estetiğiyle çokça konuşuldu, eleştirmenler tarafından "göçmenlik kavramının anıtsal bir senfonisi", "adı There Will Be Blood / Kan Dökülecek ve The Godfather / Baba ile birlikte anılacak bir
Amerikan destanı" ve "modern sinemayı aşan bir film" olarakövüldü.

,Bu iddialı dönem filmi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra "Amerikan rüyasını" yaşamak için ABD’ye göç eden Macaristan doğumlu, Bauhaus eğitimli Holokost kurtulanı mimar Laszlo Toth ve eşi Erzsébet'in Amerika'ya göçme hikayesini konu ediniyor. 1947 yılında çift Amerika'ya göç eder ve Laszlo Toth, mimari eserini ortaya çıkarabilmek için 30 yıl boyunca çalışmalarını sürdürür. Toth ve eşi, II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa'dan kaçan göçmenler arasındadır ve Avrupa mimarisini Amerika'ya taşır, modern Amerika'nın inşa edilmesine yardımcı olurlar. Çiftin
yaşamları, tanıştıkları zengin bir müşteri sayesinde tamamen değişir.

Başlangıçta yoksulluk içinde çalışmaya zorlanan Laszlo, kısa süre sonra hayatının seyrini 30 yıl boyunca değiştirecek bir kontrata imza atar. Yenilikçi kamera oyunları, dramatik yapısı, alışılmadık açı ve kadrajları, kurgusu ve sıra dışı ses tasarımı, parlak oyuncu kadrosuyla hem şaşırtıcı hem de unutulmaz bir film.

Yağmurdan kaçarken doluya tutulan Toth’un acımasız öyküsü, Holokost’tan sıyırıp, Avrupa’nın ipten kazıktan kurtularak yeni kıtada zenginlikle tanışmış dönemin Amerikan oligark ailesinin ve onun Donald Trump tavırlı reisi tarafından keşfedildikten sonra onun arazisinde büyük bir anıt inşa etmek için görevlendirilmesiyle başlıyor. Din bağnazlık ağırlıklı anıtın bulunduğu eyalette bizim için ayrıca manidar: Pensilvanya.. Toth Avrupa’dan Bauhaus ekolünün takipçisi olarak geliyor. Akımın babası Walter Gropius Almanca "bir evin inşası" anlamına gelen ‘Hausbau’ kelimesini tersine çevrilmesiyle Bauhaus veya "bina evi" adını verdiği bir ekol türetmiştir.

Onların Brütalist binaları, dekoratif tasarımın üzerine yapı malzemeleri ve yapısal unsurları öne çıkaran minimalist yapılarla karakterizedir. Bu tarz, genellikle boyasız beton veya tuğla, açısal geometrik şekiller ve ağırlıklı olarak tek renkli bir renk paleti kullanır; çelik, ahşap ve cam gibi diğer malzemeler de kullanılır. Toth mimari anlayışından ödün vermeden brutal ve minimal bir anıt tasarlar, inşasına koyulur. Bir yandan da Holokost acılarının yol açtığı eroin bağımlılığıyla mücadele ederek yaşamaya çalışmaktadır. Sapla samanı birbirine karıştıran görgüsüz müşteri ve Amerikan bağnazlığı onun işine değil özel hayatındaki kargaşaya odaklanarak hayatını çekilmez eserini de bitirilemez hale getirirler.

Âdetten değildir ama ben olayın vahametini anlatabilmek için sonunu da söylemek zorundayım. Belki de filmin uzunluğundan çok, oynatılamaz hale gelmesine sebep olacak biçimde ilk gördüğünde sapyoseksüel,Toth’un zekasına aşık olması şeklinde başlayan saplantısı giderek sapıklığa dönüşen zorba müşterinin yaşanan final kargaşada kült Brokeback Dağı filmini masumane bırakacak sert görüntülerle
‘zorba müşterinin mimara tecavüz etmesi sahnesiyle’ sonlanır The Brutalist.