Kaygı, özellikle öğrenciler ve veliler arasında çoğu zaman olumsuz bir duygu olarak değerlendirilir. Sınav dönemlerinde artan gerginlik, bedensel huzursuzluk ve zihinsel karışıklık genellikle “kaygıdan kurtulma” isteğini beraberinde getirir. Oysa nörobilim alanındaki çalışmalar, kaygının insan beyninin hayatta kalmayı amaçlayan doğal ve işlevsel bir sistemi olduğunu ortaya koymaktadır.


Beynin tehdit algısından sorumlu temel yapılarından biri amigdaladır. Amigdala, çevreden gelen uyaranları sürekli tarar ve potansiyel bir tehlike algıladığında alarm sistemini devreye sokar. Amigdalanın uyarısıyla böbrek üstü bezleri (adrenal bezler) hemen adrenalin salgılar. Bu hormon, vücudu “hazır ol” durumuna sokar. Bu alarm, sempatik sinir sistemi aracılığıyla kalp atışlarının hızlanmasına, nefes alışverişinin sıklaşmasına ve kaslarda gerilime yol açar. Aynı anda kortizol ve adrenalin gibi stres hormonları salgılanır. Bu biyolojik süreç, organizmayı “savaş ya da kaç” tepkisine hazırlar.


Araştırmalar, orta düzeyde kaygının bilişsel performansı desteklediğini göstermektedir. Yerkes–Dodson Yasası’na göre, uyarılmışlık düzeyi belirli bir seviyeye kadar arttıkça dikkat, motivasyon ve öğrenme kapasitesi de artar. Bu nedenle sınav öncesi hissedilen uygun düzeyde kaygı, öğrencinin derse odaklanmasını ve çaba göstermesini kolaylaştırır. Ancak uygun düzey aşıldığında ters orantılı bir şekilde performans düşmeye başlar.


Kaygı yüksek seviyede ve sürekli olduğunda yani kaygı kronikleştiğinde kortizol devreye girer. Kortizol, vücudun enerjisini sınavda performans göstermek için yönlendirmeye çalışır. Kısa süreli kortizol artışı dikkati, belleği ve odaklanmayı güçlendirir. Ancak süreç uzadığında, yani kişi sürekli kaygılı hale geldiğinde, kortizol artık yarar değil zarar üretir: uyku bozulur, odaklanma zorlaşır, öğrenme kapasitesi düşer, bağışıklık sistemi zayıflar. Kısacası, kortizol kısa vadede destekler, uzun vadede yıpratır. O yüzden kaygı deneyiminin ilk kısımlarında insan aktiftir, sonraları insan pasifleşir.


Aşırı ve kontrol edilemeyen kaygı durumunda, beynin ön bölgesinde yer alan prefrontal korteksin işlevleri baskılanır. Prefrontal korteks; planlama, mantıklı düşünme, problem çözme ve bilgiyi organize etme gibi üst düzey bilişsel süreçlerden sorumludur. Amigdalanın aşırı aktif hâle gelmesiyle birlikte bu bölge devre dışı kalır. Öğrencilerin sınav anında “bildiğini unutması”, soruyu defalarca okuyup anlayamaması ya da yoğun panik yaşaması bu biyolojik mekanizmayla açıklanır.
Nörogörüntüleme çalışmaları, kronik kaygı yaşayan bireylerde amigdala aktivitesinin arttığını, prefrontal korteks ile amigdala arasındaki düzenleyici bağlantıların ise zayıfladığını göstermektedir. Bu durum, kaygının yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda nörobiyolojik bir süreç olduğunu ortaya koyar. Dolayısıyla öğrencinin yaşadığı sınav kaygısını “irade eksikliği” ya da “abartı” olarak nitelendirmek, sorunun anlaşılmasını zorlaştırır.


Veliler açısından önemli olan nokta, çocuğun yaşadığı kaygının biyolojik bir temeli olduğunu fark etmektir. “sende ne büyüttün!”, “korkacak bir şey yok!” gibi iyi niyetli ancak küçümseyici ifadeler, beynin alarm sistemini yatıştırmak yerine daha da tetikleyebilir. Yapılan çalışmalar, duygunun fark edilip adlandırılmasının ve anlamlandırılmasının, amigdala aktivitesini azalttığını göstermektedir. “Zorlandığını görüyorum” gibi cümleler, çocuğun kendini güvende hissetmesine katkı sağlar.
Öğrenciler için ise kaygıyı tamamen yok etmeye çalışmak yerine, kaygıyı düzenlemeyi öğrenmek daha sağlıklıdır. Kaygı, çoğu zaman hazırlık eksikliğine, aşırı beklentiye ya da belirsizliğe işaret eder. Bu sinyalleri doğru okumak, kaygıyı yönetilebilir bir düzeye indirir.


Son Söz
Kaygının biyolojisini anlamak, onu kontrol etmenin ilk adımıdır. Öğrencilere “kaygılanma!” demek, alarmı susturmaz sadece sesi bastırır. Oysa kaygının bedensel belirtilerini tanımak; derin nefes almayı, gevşemeyi, bedeni sakinleştirmeyi öğrenmek; beynin alarm sistemini yeniden dengeye getirir. Tempolu yürüyüş yapmak, dans etmek… neşeyi aktifleştirmek, vücudu dengeler, kaygıyı düzenler. Veliler ve öğretmenler olarak sizlerin görevi, çocuklara bu döngünün “doğal” olduğunu anlatmak ve onların bu süreci yönetmeyi öğrenmelerine destek olmaktır. Çünkü kaygı, beynin düşmanı değildir. Bizi tehdit ve tehlikelere karşı korumaya çalışan bir duygudur. Sadece dozunu aştığında rahatsız edici olabilir.
“Değerli okuyucularım, yazılarım ile ilgili görüş ve önerilerinizi bizimle paylaşmanızı çok isterim. Geri bildirimlerinizi [email protected] adresine gönderebilirsiniz. Teşekkürler!”