Toplumların en derin yaralarından biri yoksulluk, en ağır sınavlarından biri ise açlıktır. Bu nedenle açlık üzerinden yapılan her söz, her benzetme ve her “espri” yalnızca bireyleri değil, milyonlarca insanın onurunu da hedef alır.
Açlık, hafife alınacak ya da alay konusu yapılacak bir mesele değildir.
İnsanları dış görünüşlerine bakarak yargılamak, çoğu zaman yargılayan kişinin kendi eksikliklerini ve iç dünyasındaki sorunları ele verir.
Bir insanın başkasında kusur olarak gördüğü özellik, çoğu zaman kendisinin geçmişte yaşadığı bir sıkıntının yansımasıdır. Ancak mesele bireysel psikolojinin ötesine geçip toplumsal yaralara dokunduğunda, durum çok daha vahim bir hâl alır.
İnsanları “aç”, “fakir”, “yoksul” gibi sınıflara ayırmak; hele hele bunu küçümseyici bir dil ve alaycı bir üslupla yapmak hem ahlaki hem de vicdani açıdan kabul edilemez. Bu tavır, yalnızca ayıp değil, aynı zamanda büyük bir vebaldir.
Ne yazık ki bu anlayışın son örneklerinden biri Maltepe Belediye Meclisi’nde yaşandı. Maltepe Belediyesi’nin AKP’li Meclis Üyesi Yusuf Özgün, açlık sınırına ilişkin yapılan eleştirilere yanıt verirken, konuyu rakamlar ve gerçekler üzerinden tartışmak yerine kişisel bir saldırı yolunu seçti.
Yusuf Özgün, Maltepe Belediye Başkan Yardımcısı Şükrü Akçadağ’ı hedef alarak şu ifadeleri kullandı:
“Açlık diyorsunuz, Şükrü Bey nerede? Boyu 160 cm sanırım. Kilosunun, 1.60’a göre diyelim bir 10 kilogram fazlalığı var. Bu ülkede açlık olsaydı boyuna göre fazlalığı olmazdı.”
Bu sözler, yalnızca bir kişiyi hedef almakla kalmadı; ülkede açlık sınırı altında yaşam mücadelesi veren milyonlarca insanın yaşadığı gerçeği de yok saydı.
Oysa açlık, kişinin kilosu üzerinden ölçülebilecek bir olgu değildir. Açlık, istatistiklerle, pazar filesiyle, mutfak masrafıyla ve boş kalan tencerelerle ölçülür.
Nitekim Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (TÜRK-İŞ), çalışanların geçim koşullarını ortaya koymak amacıyla her ay düzenli olarak yayımladığı “Açlık ve Yoksulluk Sınırı” araştırması, tablonun ne kadar ağır olduğunu açıkça göstermektedir. TÜRK-İŞ verilerine göre:
*2026 yılı için belirlenen asgari ücret: 28.075 TL
*Dört kişilik bir ailenin aylık gıda harcaması (açlık sınırı): 30.143 TL
*Gıda ile birlikte tüm temel harcamalar için gerekli gelir (yoksulluk sınırı): 98.188 TL
*Bekâr bir çalışanın aylık yaşama maliyeti: 39.123 TL
*Mutfak enflasyonu: Aylık %1,06 – Yıllık ortalama %40,15
*Yılın ilk ayında asgari ücret, açlık sınırının altında kaldı
Bu rakamlar ortadayken, açlık konusunu bir kişinin kilosu üzerinden tartışmak, gerçeği çarpıtmaktan başka bir anlam taşımamaktadır.
Tepkilerin büyümesi üzerine Yusuf Özgün, sözlerini “espri yaptım” diyerek savundu. Ancak her espri masum değildir. Siyasette mizah yapılır, yapılmalıdır da; fakat bunun ince bir çizgisi vardır. O çizgi, insan onurunun başladığı yerdir.
Geçmişte siyasetçiler arasında yapılan espriler bile zekâ ve nezaket sınırları içinde kalmıştır. Anavatan Partisi (ANAP) Genel Başkanı Turgut Özal’ın, SHP Genel Başkanı Erdal İnönü’nün zayıf fiziği üzerinden yaptığı “Yurt dışına çıksa yabancılar ülkede kıtlık var sanırlar” şakasına, Erdal İnönü’nün verdiği yanıt bunun en bilinen örneğidir:
“Onu görünce de ülkedeki kıtlığın nedenini anlarlar.”
Bu diyalog, siyasette mizahın nasıl incelikle yapılabileceğini gösteren ders niteliğinde bir örnektir.
Açlıkla dalga geçilmez. Açlık, rakamlarla inkâr edilemez, beden ölçüleriyle küçümsenemez. Açlık, toplumun ortak utancıdır ve çözüm bekleyen yakıcı bir gerçektir. Siyasetin görevi bu gerçeği örtmek değil, yüzleşmek ve çözüm üretmektir.