15 Temmuz’un bir yıldönümünü daha yaşarken, aklım, geçmişin karanlıklarına takılıp gitti. 27 Mayıs 1960 askeri darbesinde çok küçüktüm, Osmaniye’nin bir kenar mahallesinde yaşıyorduk, anımsadığım, Başbakan Adnan Menderes tutuklanmış, sonra da idam edilmişti. O yıllarda, çevremizde çoğu aile, yeni doğan bebeklerine askeri darbenin lideri Orgeneral Cemal Gürsel’in adını veriyorlardı. 1980’deki 12 Eylül askeri darbesini ise çok daha canlı olarak anımsıyorum...
İşsiz kaldığım yıllardı. Gaziantep’in Kilis İlçesi’nin Musabeyli kasabasında Maden Tetkik Arama’nın çalışma kampında minibüsle personel taşıma işi yapıyordum. Yaz tatiliydi, tek katlı okul binası kamp merkezi olarak düzenlenmiş, orada kalıyorduk, geceleri sınıflara yerleştirilmiş ranzalarda uyuyor, sabahları kahvaltımızı yaparak çalışma sahalarına gidiyorduk. Bir sabah uyanıp okulun kapısından dışarıya çıktım, minibüsün bakımını yapmayı düşünüyordum, okul bahçesinin dışından geçen köy yolunda, elleri uzun namlulu silahlarının tetiğinde, yan yana yürüyen iki asker gördüm, hemen bana seslendiler:
“Sokağa çıkma yasağı var, içeriye girin!”
“Hayırdır ne oldu ki?” diye sormuştum, “Askeri darbe oldu, sokağa çıkma yasağı var” demişlerdi.
O gün, 12 Eylül 1980’di.
1968’lerde Fransa’da başlayıp tüm Avrupa’yı etkisi altına alan öğrenci hareketleri, ülkemize de sıçramış, diğer ülkelerde kısa süre devam edip sonuçlanmıştı, ama, Türkiye’de her geçen gün dallanıp budaklanarak, akıl almaz boyutlara tırmanmıştı. Toplum, yıllarca tepeden tırnağa sağ ve sol kesim olmak üzere iki ana kampa ayrılmış, bu kesimlerin kendi aralarında değişik fraksiyonlar türemiş, 1980 yılına kadar kardeşin kardeşi kırdığı, halkın sokağa çıkamaz hale geldiği çok karanlık bir dönem yaşanmıştı. Ülkemizde on yıldan fazla süren bu dönem, 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile adeta bıçak gibi kesilmiş, toplum rahat bir nefes almıştı.
Aradan otuz beş yıl gibi bir zaman geçtikten sonra, 2016 yılında 15 Temmuz darbe girişimine tanık olduk.
2002 yılında güçlü bir parlamento çoğunluğu ile iktidara gelen Ak Parti lideri Recep Tayyip Erdoğan, Büyük Ortadoğu Projesi eş başkanı olduğunu açıklamış, “Kindar ve dindar nesiller yetiştireceğiz” diyerek, Başbakanlık görevine başlamıştı. Komşumuz Suriye ile çok yakın ilişkilere girilmiş, 2005 yılında 850 kilometrelik Suriye sınırımız, mayınları temizlemesi karşılığında İsrail’e verilmiş, muhalefetin başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi bu kararı iptal etmişti. Ancak, Ak Parti iktidarının en dikkat çeken politikası, “Vesayet rejimini bitireceğiz” söylemleri ile Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik girişimler olmuştu. 2008’lerde başlayan Ergenokon ve ardı arkası kesilmeyen benzeri operasyonlarla, Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’a kadar, ordunun tüm üst düzey komutanları, tutuklanarak cezaevlerine doldurulmuştu.
Türk Silahlı Kuvvetleri, operasyonlarla nefes alamaz hale getirilirken, bir yandan da aynı sıralarda ülkemizin başına bela olan PKK terör örgütü ile de yeni bir süreç başlatılıyordu. Oslo görüşmelerini, İmralı ziyaretleri, Dolmabahçe mutabakatları, “Barış Süreci, Kürt Açılımı, Ermeni, Roman, Alevi Açılımı” gibi görülmemiş, duyulmamış uygulamalar izliyordu.
2016 yılında, 15 Temmuz darbe girişiminin yaşandığı geceyi, Ankara’daki evimde sabaha kadar dehşet içerisinde izlemiştim. Daha akşam saatlerinde İstanbul’da Boğaz köprüsünün girişi, bir kaç askeri araç tarafından kapatılmış, Ankara’da Genel Kurmay’da bir hareketlilik başlamış, ilerleyen saatlerde haber kanallarında bir darbe girişiminin olduğu bilgileri yayılıyordu. İlerleyen saatlerde başkentin semalarını savaş uçaklarının gürültüleri kapladı, dehşet veren patlamalarla, Ankara bir savaş alanına döndü.
Görüntülü telefon bağlantısı ile bir televizyon kanalına konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, halkı sokaklara, meydanlara dökülmeye çağırdı, halk sokaklara döküldü, ülkenin tüm camilerinde ardı arkasına sabaha kadar selalar okunmaya başladı.
Yoğunluklu olarak İstanbul ve Ankara’da hareketlilik devam ederken, gece yarısına doğru İstanbul’a ulaştığı duyurulan Cumhurbaşkanı Erdoğan, hava alanında düzenlenen basın toplantısında açıklamalarda bulundu, yine halkı sokaklara meydanlara dökülmeye, darbe girişimine karşı koymaya çağırdı, “Bu girişim, Allah’ın bize bir lütfudur, aramızdaki çürük elmaları temizleyeceğiz” şeklindeki sözleri ise uzun süre tartışıldı.
12 Eylül askeri darbesi sırasında yurdun en ücra köşesindeki köylerde bile ellerindeki silahları ile bir gecede tüm ülkede yönetime el koyan askerleri hatırlayınca, 15 Temmuz darbe girişiminin ne kadar amaçsız, anlamsız, plansız, proğramsız nasıl bir darbe girişimi olduğunu hiç bir zaman anlayamadık. İktidara geldiği yıllardan başlayarak “Vesayet rejimini bitireceğiz” iddiası ile devletin güvenlik sistemlerini tepeden tırnağa değiştiren Ak Parti lideri Erdoğan, nasıl olmuştu da 15 Temmuz darbe girişiminin gerçekleşmesini, engelleyememişti?!..
15 Temmuz darbe girişimini izleyen 2017 yılında “Vesayet rejimini bitirme” politikaları devam etti, acilen düzenlenen bir referandumla Partili Cumhurbaşkanlığı sistemine geçildi. İzleyen yılda Partili Cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı, Erdoğan bu seçimi de kazandı ve 85 milyonluk Türkiye Cumhuriyeti, Ak Partili Cumhurbaşkanı Erdoğan ile adeta yasama, yürütme ve yargının tek adamın iradesine bırakıldığı yeni bir döneme girdi.
Mayıs 2024’te üçüncü kez Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan, geçtiğimiz 31 Mart yerel seçimlerinde beklemediği bir yenilgiye uğradı, ancak, şimdilerde dördüncü kez Cumhurbaşkanı seçilebilmenin yollarını arıyor.
Ülkemiz için hayırlısı olsun, demekten başka elimizden bir şey gelmiyor.