Zamanında birçok defa yazdım ve anlattım güven ekonomik hayatın en önemli unsurudur!
Herkes çok iyi bilir ki ister devlet, ister şirket ya da birey olsun fark etmez ekonomik aktörler arasında güven çok zor kazanılır amma ve lakin çok kolay ve hızlı kaybedilir!
16 Nisan referandumu ile birlikte Türkiye'de parlamenter demokrasi rejimi sona ermiştir. 16 Nisan referandumu ile inşa edilen rejim tüm karar alma mekanizmalarını tek bir kişide toplayan, bu kararlara karşı meclisin ve yargının denetimini hemen hemen tamamen ortadan kaldıran bir tek adam rejimidir.
16 Nisan referandumu ile inşa edilen bu rejimin bir benzerleri ancak Saddam'ın Irak'ında Esad'ın Suriye'sinde ya da Kaddafi'nin Libya'sında görülebilir. Her üç ülkenin de sonu malum…
16 Nisan referandumu ile getirilen rejim değişikliği Türkiye'de ki tüm kararları tek bir kişinin inisiyatifine ve tercihine bırakmıştır. Yasama, yürütme ve yargı erkleri arasındaki denge ve denetleme mekanizmaları nerede ise tamamı ile ortadan kalkmıştır.
Böyle bir sistemin başta yatırımcılar olmak üzere ekonominin tüm aktörlerini rahatsız etmemesi, endişelendirmemesi mümkün değildir.
Üstelik 1950'lerden bu yana dış borç ve yabancı sermayeye dayalı bir tüketim modeli olarak şekillendirilmiş bulunan Türk ekonomisinde ekonomik aktörlerin oldukça önemli bir kısmı yabancıdır. Yerli sermayenin bile tedirgin olup endişelendiği bu sistemde yabancı yatırımcının risk almasını yatırım yapmasını beklemek hiç de mantıklı değildir.
Ekonomik kararlar alan yatırımcılar ya da ticaret erbabı önlerini görmek ve geleceğe güvenmek ister. Ülkeyi yöneten otoritenin başta parasal konular olmak üzere herhangi bir konuyu enine boyuna iyice tartışmadan, hele hele ekonomik aktörlerin görüşünü almadan karar verebilecek olması zaten başlı başına tedirgin edici bir olgudur.
Diğer yandan son 22 yılı kapsayan AKP iktidarı boyunca Türkiye'de hem devletin, hem şirketlerin ve hem de hane halkının borçluluğu çok önemli miktarda yükselmiştir. Borç borçla çevrilmekte eski borcun anaparasını ve faizini ödeyebilmek, ithalata devam edebilmek için devamlı borç yenilemesi yapılması gerekmektedir. Bu rejim değişikliği ile yaratılan güven bunalımı Türkiye'nin CDS primlerini olağanüstü seviyelere yükseltmiş, yeni ve ucuz dış borç bulmayı imkânsız kılmıştır.
Türk ekonomisi zaten çok ciddi yapısal sorunlar ile maluldür! Tam tabiri ile üretmeden tüketen ve bu tüketimi döviz bazında dış borçla gerçekleştiren bu hastalıklı ekonomik yapının uzun zaman sürdürülebilmesi asla mümkün değildir! Uzun yıllardır verilen cari açık bu durumun en önemli göstergesidir.
Verilen cari açık ya borçla ya da varlık satışı ile kapatılabilmektedir. Üstelik alınan borç döviz getirecek yahut da döviz tasarrufu sağlayacak imalat alanlarında değil birçoğu gereksiz alt yapı yatırımlarında kullanılmakta döviz ile alınan borç betona gömülmekte ya da asfalta serilmektedir. Dövizle borç alıp bu borcu döviz kazandırmayacak asfalta ve betona gömmek her ne kadar seçmen gözünde itibar kazandırsa da ekonomik manada itibar kaybettirir bu borcun nasıl ödeneceği konusu borç verenler tarafından devamlı sorgulanır.
Elbette küresel ekonomik durumu da göz ardı edemeyiz. 2008'de patlak veren dev küresel kriz ve hemen arkasından gelen Covid 19 pandemisi ile tetiklenen kriz Merkez Bankaları tarafından piyasalara bol ve ucuz faizli para saçılarak kontrol altına alındı. Bu dönemde borç çok kolay ve çok ucuza bulunabiliyordu şimdi ise hem piyasalardaki para miktarı azaltılıyor hem de faizler yükseltiliyor. Tam da ödeme zamanı geldiğinde ucuza ve düşük faiz ile aldığımız borçları pahalı ve yüksek faizli dövizle ödemek zorunda kalıyoruz.
Üç olumsuz etken:
1)16 Nisan referandumu ile güven bunalımı yaratan rejim değişikliği.
2)Türk ekonomisinin mevcut yapısal sorunları.
3)Küresel ekonomik gelişmeler.
Bunlar bir araya geldi üst üste gelen bu üçlünün bir kusursuz fırtına yaratması kaçınılmazdır!
İçinde bulunduğumuz ekonomik kriz L tipi bir ekonomik kriz olacaktır dibe inilecek ve uzun süre de dipte kalınacaktır. Kişisel düşünceme göre de henüz daha dibe varılmamıştır.
Önümüzdeki dönemlerde yüksek işsizlik, yüksek kur, yüksek enflasyon ve küçülen daralan bir ekonomi göreceğiz. Birçok firma iflas edecek ve sermayesini yitirip borç çevirmekte zorlanan birçok firma da yabancı sermaye tarafından çok ucuza satın alınacaktır.
Ekonomi küçülürken enflasyon yükseliyorsa bu slumpflasyon adı verilen baş edilmesi çok zor, halkı çok yoksullaştıran bir kriz türüdür ve bugün itibariyle Türkiye Slumpflasyona girmiş bulunmaktadır işin kötü tarafı bu krizi kontrol altına alabilecek liyakat ehli ve güvenilir bir ekonomi yönetimi de ortada yoktur.