İnsanın hayatı aslında birkaç kelimenin etrafında döner: doğum, ölüm, sevinç, hüzün. Ve bu kelimelerin hepsinde sessizce duran bir tanık vardır: çiçek. Doğumda kapıyı ilk o çalar. Ölümde susarak başucunda bekler. Sevinçte renklenir, taşar. Hüzünde boynunu biraz eğer ama terk etmez. Biz duygularımızı çoğu zaman kelimelerle anlatamayız. İşte tam orada devreye girer çiçek. Bir gül, “Yanındayım” der. Bir karanfil, “Seni anlıyorum” diye fısıldar. Bir papatya, “Geçecek” diye umut bırakır. Çocukluğumda kapımızın önünde ikilenen kadife çiçekleri vardı.

Gövdesi narin, kokusu kendine özgü… Ben onların altında kendime bir saklı bahçe kurardım. Canım sıkıldığında girer, onlarla konuşurdum. Kimseyi yargılamazlardı. Sözümü kesmezlerdi. Sır tutmayı bilirlerdi. O zaman anlamamıştım;meğer çiçek, insanın ilk terapistiymiş. İlk sırdaşı, ilk sessiz dostuymuş. Bugün de değişmedi. Hâlâ duygularımızı bir buketin içine koyup gönderiyoruz. Bazen biz alıyoruz, bazen veriyoruz. Ama her defasında içimiz okşanıyor. Bir tebessüm, küçük bir duraksama, kalpte yumuşak bir sızı kalıyor geriye. Çiçek; gösteriş değil, niyettir. “Buradayım” demenin en zarif yoludur. Söylenemeyeni söyleyen, anlatılamayanı taşıyandır. İşte bu yüzden,doğumda da, ölümde de,sevinçte de, hüzünde de çiçek gönderiyoruz. Çünkü insan bazen bir cümleyle değil,bir gülle iyileşir.