Cenazelerde tuhaf bir eşitlik vardır. Hayattayken kim olduğunuzun, ne iş yaptığınızın, kaç kişiyle selamlaştığınızın pek bir önemi kalmaz. O gün, herkes aynı noktada buluşur: musalla taşının etrafında. Hayattayken çok görünür biri olmamış olabilirsiniz. Apartmanda kapı komşunuzu tanımıyor, markette aynı kasiyerle yıllardır göz göze gelmeden alışveriş yapıyor olabilirsiniz. Hatta bazı insanlar vardır, yaşadıkları mahallede neredeyse hayalet gibi dolaşırlar. Kimseyle kavga etmezler, kimseyle de fazla yakınlaşmazlar. Ama o gün… O gün herkes sizi tanır. Musalla taşında, tabutun içinde yatarken, bir anda günün en meşhur insanı oluverirsiniz. Kalabalığın bahanesi sizsiniz. İnsanlar sizin için toplanmıştır. O günün gündemi sizsiniz. İnancı olanlar dua eder. İnancı olmayanlar saygılı bir sessizlikle bekler. Herkes yüzüne ayarlı bir ciddiyet takınır.

Ne çok üzgün, ne çok rahat. Cenaze ayarı diye bir şey vardır; fazla kaçırılmaz. Aile bir taraftadır. Onların acısı rol değildir, gerçek bir ağırlığı vardır. Zaten kalabalığın da en çok etrafında dolaştığı grup onlardır. Sarılmalar, başsağlığı dilekleri, kısa temaslar… Kimse uzun kalmak istemez, çünkü acı yakından bakılınca insanı huzursuz eder. Geri kalanlar kendi aralarında hafızalarını yoklar: “Mahalledendi.” “Eski tanıdık.” “Bir ara görüşürdük.” O gün herkesin anlatacak küçük bir siz hikâyesi vardır. Hayattayken bu kadar çok anılmış mıydınız, bilinmez. Ama bugün herkes sizi bir yerinden tutar. Taziye kısmı bittikten sonra kalabalık yavaş yavaş çözülür. İlk başta fısıltılar başlar, sonra sesler normalleşir. Uzun zamandır görüşmeyenler birbirine rastlar, eski günler açılır, çocukluk anıları anlatılır. Hayat, cenazenin etrafında dolanarak kendine yeni bir alan açar. Siz hâlâ oradasınızdır. Ama sohbetler artık sizden bağımsız akmaktadır. Mezarlığa geçilirken kısa bir ciddiyet daha yaşanır.

Bu geçiş anları önemlidir; fotoğraf karesine yakışır bir ağırlık gerekir. Yol boyunca bazıları susar, bazıları düşünür, bazılarıysa dönüşü planlar. Trafik, yemek, akşam. Mezarlıkta işler daha pratiktir. Toprak açılır, hoca konuşur. Dünya fanidir, ölüm haktır, hayat bir imtihandır… Herkes bu cümlelere aşinadır. Dinlenir ama çok da üzerinde durulmaz. Çünkü ölüm, uzun süre bakılabilen bir şey değildir. Defin tamamlanır. Toprak düzeltilir, su dökülür. Sonra yine tokalaşmalar başlar. “Başınız sağ olsun.” Aynı cümle, farklı ağızlardan, aynı tonla. Kalabalık dağılmaya başlar. Arabalar çalışır, telefonlar açılır, hayat tekrar akışına girer. Mezarlık yavaş yavaş boşalır. Bir süre sonra sadece aile kalır. Onlar da gider. Ve siz orada kalırsınız. Şunu fark edersiniz: O gün merkezdesinizdir.

Ama hayatın gündemi, merkezini hızlı değiştirir. Hatırlanırsınız. Ama artık yüksek sesle değil. Bir anlık duraksamalarda, sessiz düşüncelerde,arada akla düşen kısa anlarda. Belki mesele unutulmak değildir. Belki mesele, hayatın ölümü sürekli gündemde tutacak kadar cesur olmamasıdır. Ve insan ister istemez şunu da düşünür: Biz ölümü böyle kısa tutarken, siyasette her şey sonsuzmuş gibi konuşuluyor. Aynı yüzler, aynı cümleler, aynı vaatler… Herkes “yarın”dan söz ediyor ama kimse “faniyiz” demiyor. Belki de sorun tam burada: Vatandaş musalla taşında eşitleniyor,ama hayattayken eşitlenmesi hiç kimsenin acelesi olmuyor.