Masumiyet Karinesi muhakkaktır ki çağdaş hukukun en temel ilkesidir!
Masumiyet karinesi veyahut da suçsuzluk ilkesi; suç kesinleşmediği sürece kimsenin hükümlü sıfatıyla değerlendirilemeyeceğini ifade eden, en temel hukuk ilkesidir.
Çağdaş hukuk kurallarına göre, bir kişinin masum olduğunun kanıtlanmasına gerek yoktur; kişinin suçluluğunun kanıtlanamamış olması yeterlidir.
Bunun için masumiyet karinesinin temelini, hukukta hüküm giydirmenin yalnızca iddia edilen suçların kanıtlanmasıyla mümkün olduğu gerçeği oluşturur ve bu da hüküm giymemiş kimsenin suçlu sayılamayacağı veya suçlu olarak lanse edilemeyeceği ilkesini; yani masumiyet karinesini doğurur.
Masumiyet karinesi evrensel bir yargı doktrini olup; İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nde yer almaktadır. Buna bağlı olarak bu bildiriye taraf olan ülkeler, yasalarında bu doktrine yer vermek durumundadır.
Anayasamızın 38. maddesinde “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.” şeklinde ifade edilen masumiyet karinesi, aynı zamanda savaş, seferberlik veya olağanüstü hâllerde dahi sınırlandırılamayan mutlak bir temel haktır.
Masumiyet karinesi sanığı korumaktan öteye hukukun devamlılığını sağlama fonksiyonuna da sahiptir. Zira sanığın suçlu olduğu öngörüsüyle birlikte adaletin temeli olan soruşturma ve araştırma ilkeleri anlamsızlaşacaktır. Sanık ancak ve ancak suçsuzluk ilkesiyle birlikte kendini savunabilecektir. Masumiyet karinesi, sanığın masum olduğunu değil suçsuz olduğunu öne sürer ve yargılama süreci kesinleşinceye kadar hiç kimse haksız yere suçlanmaz.
Masumiyet karinesi ispat yükümlülüğü konusunda da radikal bir değişimi beraberinde getirmiştir. Bu karinenin bir sonucu olarak, suç isnadı altında bulunan kişiden suçsuzluğunu ispat etmesi beklenemez. Esasen “ispat iddia edene düşer” ilkesi, Mecelle’de “Beraat-ı zimmet asıldır” ve “Beyyine hilâf-ı zahiri isbat içindir” şeklinde ifade edilen kuralların günümüz ceza hukukuna yansımasıdır. Bu kurallar gereğince asıl olan borçsuzluk (suçsuzluk) karinesidir ve aksi ileri sürülüyorsa bunu delille ispatlama yükümlülüğü daima iddia sahibine aittir.
Ülkemizde Anayasa Mahkemesi kararlarında masumiyet karinesinin iki yönüne işaret edilmektedir. Bunlardan birincisi suç isnadı altında olan kişinin suçluluğu mahkeme kararıyla kesinleşinceye kadar suçsuz kabul edilmesidir. Masumiyet karinesinin ikinci yönü ise yargılama sonrasına ilişkindir. Buna göre ceza yargılaması mahkûmiyet dışında bir kararla sonuçlandığında kişinin suçlu görülmemesi, özellikle hakkında verilen beraat kararının sorgulanmaması gerekir.
Çağdaş hukukun bu çok önemli ilkesini neden hatırlatıyorum derseniz konu malum; İstanbul’un Esenyurt ilçesinde vatandaşların oyu ile seçilen Belediye Başkanı Ahmet Özer’in tutuklanması ve idari bir kararla Belediye Başkanlığından alınıp yerine bir bürokratın hükümet tarafından kayyum olarak atanması.
Bu karar elbetteki hukuki bir karar değil tamamen politik saikler ile alınmış keyfi bir karardır ve hukukun yukarıda bahsettiğim en temel ilkesi olan masumiyet karinesine de aykırıdır!
Suçluluğu kanıtlanmamış yani hüküm giymemiş birinin seçilme hakkını elinden almak İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Anayasamıza aykırıdır ve aynı zamanda halkın seçme hakkının da elinden alınması manasına gelir ki bu da Milli Egemenlik Hak ve Özgürlüklerini tanımamak demektir.
Bu yüzden de seçilmiş bir belediye başkanı yürütme tarafından görevinden alınamaz, alınamamalıdır!
Seçilmiş bir kimsenin görenden alınabilmesi için muhakkak ve muhakkak kesinleşmiş bir mahkeme kararı ve verilmiş bir hüküm bulunmalıdır.
Böyle bir hüküm sonucunda bile seçilmiş bir belediye başkanının yerine kayyum atanmamalı öncelikle Belediye Meclisinde bir seçim yapılmalı, tercihan o bölgede yeniden seçime gidilmelidir.
Bunun aksine yapılacak her uygulama Milli İradeye ihanet olacaktır…