(Öğretmen Ne Kadar Değer Görüyor?)

Eğitimin ele alınıp çözüme kavuşturulması gereken o kadar çok sorunu var ki, sayfalarca rapor yazmak mümkün. Bir önceki yazımızda eğitimin temel birkaç sorununa bakmış ve bu yazımızda sadece öğretmenlerimizin durumun ele alacağımızı belirtmiştik.

Kaynak, OECD’nin Raporu. Rapor oldukça çarpıcı sonuçlara yer veriyor. Öğretmenlerimiz içinde bulundukları çalışma koşullarına göre, çok farklı statülerde çalışıyorlar. Ücretli ve özel okul öğretmenlerimiz yasal düzenlemelerin ardına saklanılarak görev yapmaya adeta zorlanıyorlar.

Mesela; ülkemizdeki öğretmenlerin yüzde 86'sı genel olarak işinden memnun olduğunu söylüyor. Yani öğretmenlik hâlâ anlamlı ve değer verilen bir meslek olarak görülüyor. Ancak; yalnızca yüzde 21'i maaşından memnun. OECD ülkeleri ortalaması ise yüzde 39.

Daha çarpıcı olanı şu: Türkiye'de öğretmenlerin yalnızca yüzde 22'si toplumda öğretmenlerin değer gördüğünü düşünüyor. Bu oran OECD ortalamasıyla aynı olsa da Türkiye'de 2018'e göre 4 puan gerilemiş durumda.

Yani öğretmen: Mesleğini seviyor ama mesleğinin kendisine verdiği değerin azaldığını düşünüyor.

TALIS 2024 araştırmasında, Türkiye'deki öğretmenlerin en önemli stres kaynakları da hangi şartlar altında görev yaptıklarını gösteriyor. Öğretmenlerimiz, öğrenci başarısından yüzde 50 oranında sorumlu tutulduğunu düşünüyor. Fazla idari iş yaptıklarına inanların oranı yüzde 48. Fazla sınav/ödev değerlendirme işi yaptıklarını belirtenlerin oranı ise yüzde 44.

Bu veriler bize önemli bir şey söylüyor: Öğretmenin işi yalnızca sınıfa girip ders anlatmak değil; aynı zamanda ciddi bir bürokratik yük taşımak zorunda kalıyorlar.

Üstelik sınıf yönetimi de öğretmenin zamanının önemli bölümünü alıyor. Türkiye'deki öğretmenler ders zamanlarının yaklaşık %21,5'ini sınıf yönetimine ayırdıklarını bildiriyor; bu oran katılımcı ülkeler arasında en yükseklerden biri. Bu da son yıllarda sıkça gündeme gelen öğretmen-öğrenci-veli ilişkilerindeki bozulmayı eğitim sorununun merkezine taşıyor.

OECD verisinde, Türkiye'deki öğretmenlerin maaş memnuniyetinin yüzde 21'e kadar gerilemiş olması, ekonomik baskının öğretmenler açısından önemli olduğunu gösteriyor.

Bir başka temel sorun da öğretmenlerin yetiştirilmesi ve mesleğe hazırlık noktasında ortaya çıkıyor. İyi bir eğitim sistemi oluşturmak yalnızca iyi müfredatla sağlanamaz. İyi öğretmen yetiştirmekte gerekiyor.

Öğretmenin üniversitedeki eğitimi, mesleğe başlangıcı, deneyimli bir öğretmen tarafından desteklenmesi, hizmet içi eğitimi ve kariyer gelişimi bir bütün olarak ele alınmalı.

Türkiye'de mesleğe yeni başlayan öğretmenlerin yalnızca yaklaşık yüzde 26'sının atanmış bir mentoru bulunuyor. Bu oran, genç öğretmenin sınıfa girdiği andan itibaren büyük ölçüde kendi deneyimiyle öğrenmek zorunda kaldığını düşündürüyor.

PISA 2025 verisine göre Türkiye'de öğretmenlerin veya okul yöneticilerinin ders içeriğini belirlemede önemli sorumluluğa sahip olduğu okullardaki öğrenci oranı yalnızca yüzde 6,4. Bu, katılımcı ülkeler arasında oldukça düşük bir oran. Çünkü, merkezî yapı güçlü, öğretmenin ve okulun karar alanı sınırlı. Oysa öğretmen, öğrencisini sınıfta gören kişidir.

Özetle;

Eğitimin sorunu yalnızca öğretmenin, öğrencinin veya okulun sorunu değildir. Sorun, bütün sistemin sorunudur.

Öğretmene düşük ücret verip ondan yüksek performans beklemek, öğrenciyi sürekli sınava sokup ondan yaratıcı düşünmesini istemek, okullar arasındaki fırsat eşitsizliğini görmezden gelip bütün çocuklardan aynı başarıyı beklemek ve eğitim politikalarını sürekli değiştirmekle iyi bir eğitim sistemi kurmak mümkün değildir.

Bir ülkenin eğitim sistemine bakarak aslında o ülkenin geleceğe nasıl baktığını görmek mümkündür. Öğretmenine güvenmeyen, öğrencisine eşit fırsat vermeyen ve eğitim politikalarında istikrar sağlayamayan bir ülkenin geleceğini güvence altına alması da kolay değildir. Çünkü eğitimde kaybedilen yalnızca bir ders yılı değildir; kaybedilen, bir kuşağın geleceğidir.