Kışın ayazı keskindir; yalnız havayı değil, insanın içini de keser. Eller ceplerde değildir; çünkü cepler artık ya boşluk taşır ya da tükenmiş bir sabır.
Bir karton bardakta sıcak bir çorba uzatılır birine. Buharı yüzüne vurur; bir anlığına hayat ısınır. Boğazdan geçerken yalnızlığa değen o sıcaklık, insan olmanın en yalın hatırlatmasıdır.
Çorba sıcaktır.
İhtiyaç gerçektir.
İnsan açtır.
Ama yargı soğuktur.
Bu topraklarda artık olaylar kendi ağırlığıyla tartılmıyor. Anlam, bakanın terazisine göre değişiyor. Aynı davranış, aynı niyet, aynı sonuç… Ama biri için “olması gereken”, diğeri için “şüpheyle izlenmesi gereken” oluyor.
Tam da burada insanın aklına şu cümle düşüyor:
“Adalet, herkese eşit davranmak değil; aynı olana aynı davranmaktır.”
Aristoteles
Ama biz, aynı olana aynı karşılığı vermiyoruz artık.
Birine uzatılan yardım “iyilik” sayılıyor. Bir başkasına uzatılan aynı yardım “sorgu” doğuruyor.
Neden?
Çünkü bir süredir olaya değil, insana bakarak karar veriyoruz. Yapılan işe değil; yapanın adına, sesine, duruşuna, görünüşüne göre hüküm kuruyoruz.
Bu yalnızca kağıt üzerindeki kuralların meselesi değil. Bu, milletin ruhunda açılan bir yara. İnsan zihni adaletsizliği ilk anda değil, tekrarlandığında anlar. Bir kez haksızlığa uğrayan susar. İki kez uğrayan içine gömer.
Üçüncüde mesele artık haksızlık değildir; emanet edilen güvenin yitimidir.
Çünkü kantarın topuzu bir kez kaçtı mı, artık ölçü şaşar.
“Kantarın topuzu kaçtı mı, adalet terazisi kırılır.”
Güven yitince toplum gürültüyle değil, sessizlikle çözülür. Bugün sokaklar sessiz olabilir. Ama herkesin içinde aynı soru dolaşır.
“Aynı şey neden farklı görülüyor?”
Bu soru tehlikelidir.
Çünkü cevabı ya yoktur ya da cevap, yüzleşmeyi gerektirir.
Yardım, iyilik, uzatılan el… Bunlar evrenseldir. Zamanı, yeri, kişisi olmaz. Aç olan için çorbanın rengi yoktur. Üşüyen için battaniyenin adı sorulmaz. İhtiyaç yalındır, süssüzdür ve gerçektir.
Ama biz gerçeği süzgeçten geçiriyoruz artık.
Kime ait olduğuna bakarak.
İşte tam burada büyük bir eksik duruyor. Vicdan eksik.
Çünkü vicdan; aynı olana aynı karşılığı vermektir. Vicdan; işine geldiğinde görüp işine gelmediğinde kör olmamaktır. Vicdan; gözünü kapatıp açtığında manzaranın değişmemesini talep etmektir.
Belki de bu yüzden şu söz bu kadar ağır geliyor artık insana.
“Vicdan, insanın kendine karşı dürüst kalabildiği son yerdir.”
Albert Camus
Bu yazı bir çorbanın yazısı değildir.
Bu yazı, bakışın yazısıdır.
Bir toplumun, tek bir olaya iki ayrı kalp atışıyla yaklaşmasının yazısıdır. İnsanlar artık adaletsizliğe şaşırmıyor. Sadece içleri burkuluyor. Burunlarının ucu sızlıyor. Kalpleri sessizce, derinden, “Bu doğru değil” diyor.
Çünkü herkes biliyor ki;
İyilik, niyete göre değil de kişiye göre yargılanıyorsa, orada adalet yoktur.
Sonra hayat devam ediyor.
Ayaz biraz daha sertleşiyor.
Çorba bitiyor.
Ve insanın aklında son bir cümle kalıyor; geç kalınmış ama hala doğru olan.
“Adalet bir gün herkese lazım olur; ama önce herkes için lazım olduğunu kabul etmek gerekir.”
Aynı sofrada olmayabiliriz; ama aynı vicdanı kaybettiğimiz gün, hepimiz eksildik.
Asıl mesele budur.