Sevgili okur,

Bu satırları akşam üzeri ofisimden yazıyorum. İşlerimin arasından bir anlığına sıyrılıp soluk almak için harflere sığındım yine. Şu an yağmur tanelerinin ardından Ankara semalarında kamp kuran bulutları seyrediyorum; bir yandan da sabah bahçede yağmurun düşüşü geliyor aklıma. Başımı hafif yukarı kaldırdığımda, o yağmur damlası kaç kilometre kat ederek yüzüme düştü diye düşündüm. Garip ama tanıdık bir his. Bana yine bir şeyler çağrıştırdı. Aslında yazılar da bu çağrışımların dışa vurumu değil mi? Çağrıştırdığı olgu, insanın ayakta kalma azmiydi. Yağmur damlası bile türbülansla zigzag çizerek olması gereken yere düşüyorsa, insan da hayatın içindeki türbülanslarda ayakta kalmalı bana göre. Cezaevinden yeni çıkan bir gazeteci, o günlerde bir siyasi parti liderinin kendisine “ne kadar şık ve ütülü giyindiğini” söylediğini anlatıyordu. “Evet,” diyordu, “özellikle kötü zamanlarda bu misyonu yerine getirmeye çalışırım.” Aslında onun misyonu, hayatın gerçeklik trajedisi tam da bunu gerektiriyor bence.

Arabada Bir Borsa Spekülatörünün Anıları kitabını dinliyorum. O kadar sade, o kadar net bir dille kendi gerçekliğini anlatıyor ki… Defalarca düşmesine rağmen bir şekilde ayağa kalkmış, mücadele etmiş. Evet, biliyorum; spekülasyonun etik dışı tarafları tartışılır. Ama burada vurgulamak istediğim şey o değil. Hayata karşı yerinde direnç. Düşüp kalmamak, düşüp yön değiştirebilmek.
İnsan yaşamı boyunca kendi dünyasında o kadar çok olay yaşıyor ki… Aslında hepimizin yaşadığı gerçeklik, binlerce yıllık insan gerçekliğinin farklı kostümler giymiş hali gibi. Winston Churchill’in biyografisini okuduğumu daha önce yazmıştım. O kitabı okurken, yüzyıl öncesindeki meselelerin şeklinin değiştiğini ama içeriğinin neredeyse aynı kaldığını fark etmek benim için şaşırtıcıydı. Gazi Paşa kitabını okurken de aynı hissi yaşamıştım. Kitapların akademik değerinden çok, o döneme ait mektuplar, telgraflar, kişisel notlar etkiliyor beni. Yazılı olan neyse, beni çeken taraf orası oluyor. Neyse, yazıyı başka bir yöne çekmeyeyim.

Yine yazıyı yazdığım bugün başıma küçük ama öğretici bir olay geldi. Şirket ofisim İvedik’te ve Teknopark’ta. O lokasyonda seçenek az olduğu için mi, yoksa benim inovasyonsuzluğumdan mı bilmiyorum; ofiste kaldığım günlerde öğle yemeğini hep aynı restorandan söylüyorum. Bugün de yemeği yine aynı kişi getirdi. Ben önemli bir mail yazıyordum. Her zamanki rutinde ödemeyi yaptım, zihnim hâlâ ekrandayken “Abi, bugün benim son günüm, ayrılıyorum. Hakkını helal et,” dedi. Rutin dışına çıkıldığı için şaşırdım. Biraz konuştuk. Mudanya’ya ailesiyle taşınacakmış, yeni bir hayata başlayacaklarmış. O gittikten sonra düşündüm. Gerçekten işinde iyiydi. Güler yüzlüydü, nezaketliydi. İşinin temposuna rağmen, karşısındakinin hâlini hatrını soran bir hali vardı. Tahmin ediyorum ki bu özellikleri, hayatı boyunca her sıfırdan başlayışında ona yol çizgileri olacak.

Bugünün dünyasında insan için her şey zor bana göre. Friedrich Nietzsche’nin Stoacı görüşü yerden yere vurduğu gibi dünyayı suçlamak da istemiyorum ama bana kolay gelmiyor. Belki de hep hayatın zorlu patikalarından geçtiğim içindir. Kişinin kendi dünyasının rol modeli hayatın kendisi de olabilir, bilmiyorum. Ama genel itibarıyla zorluklar var. İşte tam da bu zorlukların içinde aldığımız pozisyon önemli. Hayata pozitif bakmak… Ama dört nala koşmayı öğütleyen, şişirilmiş kişisel gelişim kitaplarının yüzeyselliğiyle değil; derinlemesine, durarak, düşünerek.

Hayatın türbülansını durduramayız belki ama savrulurken nasıl durduğumuzu seçebiliriz. Yağmur damlası zigzag çizerek de olsa yere düşüyor; insan da öyle. Mesele, ayakta kalırken hangi izleri bıraktığımız.