
Geçen pazar günü Stalin Müzesi'nde fotoğraflara bakarken hayal alemine dalıp gitmiştim. Bu hafta aynı duygularla çalkantılara yer vermek istiyorum. Madem Nazım Hikmet ile sonlandırmıştık, şimdi yine büyük şair ile başlamak caiz. Büyük Taarruz tam başlayacakken ne diyor?
Bir şarkı istiyorum zaferden sonrasına dair. “Kim bilir belki yarın…”.
Müzeden sonra minibüse bindiğimde, yanımdaki şiir kitabını okumaya başladım. Şoför herhalde bir yere acele yetişmesi gerekiyordu, yoksa niye o eski püskü minibüsü yolda batıp çıktığı çukurlardan maniaların üzerinden atlayan yarış atı gibi fırlatıyordu? Haliyle elimdeki kitabın satırları da yılan misali kıvrım kıvrım birbirlerine karıştılar ve ben de gözlerime işkence yapmaya ara verdim. Pencereden dışarıya bakarken gözüm yükselen dağlara takılıyordu. Zaten zıplaya zıplaya giden minibüsün içinde bir zirveye, bir ağacın dibine baka baka iyice sersemliyordum.
Yine de müzede gizlenen saklananlardan kurtulamadım. Dağlar, ırmaklar, ağaçlar, eski Sovyet binaları derken birdenbire aklıma Buharin geldi. Onun hakkında ilginç bir anım var. Yirmi sene önce, belki daha da evvel, Bişkek’teydim. Sovyetler zamanında inşa edilmiş kocaman bir Parti binası bağımsızlık sonrası Amerikan Üniversitesi'ne verilmiş. Yanı başındaki aynı haşmette olan başka bir bina da Parlamento olmuştu. İki binanın etrafında da yüksekte yol gösteren bir Lenin heykeli ve de daha alçakta yan yana oturmuş Marx ve Engels heykeli vardı. Öğrenciler arada sırada iki sakallının yanına tırmanırlardı.
Amerikan üniversitesinin giriş katında epey büyük bir toplantı salonu vardı. Zamanında burada büyük parti görüşmeleri ve toplantılar yapılırmış. Çok kalabalık dersleri de bu odada yapmak mümkündü. Ben de siyasete giriş gibi mecburi bir dersi verdiğimden dolayı yüzden fazla öğrencim vardı. Fakülteden bu odayı özellikle istemiştim. Odanın dört köşesinde kocaman resimler vardı. Sırasıyla Marx, Engels ve Lenin. Dördüncü köşe ise farklıydı; beyaz duvarın tonları birbirini tutmuyordu. Acaba niye? Orada başka bir resim vardı ve üzeri boyanmıştı, ama altında koyuluk belli oluyordu. Tabii 1930'lu yıllarda o köşede Stalin’in resmi vardı. Öldükten birkaç yıl sonra hafızalardan silinmek istendi. Katlettiği kişiler gibi unutulmak istendi.
Dersi verirken bu köşe tam solumda olurdu ve gözüm gayri ihtiyari oraya giderdi. Dersi anlatmaya başlamadan önce de podyumda Buharin’in konuştuğunu da bilirdim. Benden 65 sene önce oradan partili yoldaşlara hitap ettiği malumdu. En ilginç yönü ise 1936 Ağustos ayının sonuna doğru Frunze şehrine (yani bugünkü Bişkek’e) vardığında Zinovyev ve Kamenev’in göstermelik mahkemesi sona ermekteydi. Mahalli gazetelerde kendi adının geçtiğini de öğrendiğinde, Stalin’e acele telgraf çekmiş, idamların ertelenmesini, kendi ismini temizleyip iftiracılarla karşı karşıya gelmek istediğini belirtmişti. Aslında kendisi de biliyordu ki eski ihtilalci yol arkadaşları masumdu ama ihtilale ihanet etmekten dolayı öldürüleceklerdi. Yine de kendisini koruma refleksiyle hareket etti.
Stalin’den kurtuluş olmayacağını bilmesine rağmen niye kaçmadığını düşünmüştüm. Haritaya bakıldığında, Moskova’dan bulunduğu şehirden daha uzak bir merkezi kent yoktu. İsteseydi hududu aşıp sürgüne kaçabilirdi. Yapmadı. Bile bile eski bir Bolşevik olarak ölümüne doğru Moskova'ya döndü. Şubat ayında tevkif edildi, aylarca işkence gördü ve 1938’in Mart ayında mahkemede göstermelik duruşmada idam cezasına çarptırıldı. Tutuklu iken son bir mektup yazdı Stalin’e. İdam cezasının verileceğini biliyordu. Rica etti, tabancayla mermi ile vurulmamasını istedi Merkez Komitesindeki eski yol arkadaşından. Stalin ise gerçek yüzünü gösterdi. Buharin bir iskemleye oturtuldu, mahkemeye beraber çıktığı on altı kişinin teker teker başlarının arkasına birer kurşunla vurulduğunu bizzat yakından gördükten sonra aynı akıbete uğradı.
Neredeyse elli sene geçti. Sonunda 5 Şubat 1988'de Sovyet Yüksek Mahkemesi, Nikolay Buharin’in hakkındaki tüm suçlamalardan tamamen aklandığını açıkladı. Buharin elbette suçsuzdu. Milyonlarca Sovyet insanı da suçsuzdu ama Stalin onların da canlarını aldı. Bu gerçekler maalesef müzede yer almıyor.
Bolşevik ihtilalcilerinin Çarlık Rusya'nın önde gelen şarkıcılarından Nadejda Plevitskaya’yı beğendiklerini biliyoruz. Büyük ihtimalle anlamlı sözlerinden dolayı bu şarkısı da hoşlarına gitmiştir:
"Ey Rusya, bedeninin beyaz kefeni üzerinde
Soğuk rüzgârlar bir cenaze şarkısı söylüyor.
Kardeşim buzlu toprağın altında ölü yatıyor,
Bedeni donmuş toprak kadar sert.
Yakında ben de onunla birlikte yatacağım.
Bahar geldiğinde ikimizi de hatırlayın”
Aylardan Mayıs. Kafkas topraklarına bahar geldi, ve gitmeyecek…