Şehirlerimizin gri silüetine, sokaktaki insanların üzerindeki o ağır siyah yoğunluğuna ve televizyon ekranlarından taşan, dinmek bilmeyen feryat figan dizilerine baktığınızda, bir şeylerin eksik olduğunu değil, yabancı bir ruhun üzerimize zorla giydirildiğini hissedersiniz. Bu toprakların hafızasında bir zamanlar doğanın tüm renkleri, bozkırın neşesi ve Dede Korkut anlatılarının o vakur yiğitliği varken; bugün nasıl oldu da acıyı kutsayan, ölümü yücelten ve kederi bir hayat biçimi haline getiren bir kültürel kuşatmanın altında kaldık? Geleneksel motiflerimizde, kilimlerimizde veya yemenilerimizde gördüğümüz o vahşi renk cümbüşü yerini neden gri bir sessizliğe ve siyahın matemine bıraktı? Bu sadece bir moda tercihi değil, zihinsel bir daralmanın fiziksel tezahürüdür. Dede Korkut’un yiğitliği ve doğa saygısı, yerini neden acıdan beslenen, yoksulluğu bir erdem gibi pazarlayan dizi senaryolarına bıraktı?
Orta Asya’nın derinliklerinden süzülüp gelirken heybemizde doğaya saygı, kadına verilen değer ve destanların coşkusu vardı. Ancak coğrafya değiştikçe, o hayat dolu nakışların yerini İslam öncesi Arap toplumundan süzülüp gelen o ağır, tek sesli ve içe kapanık matem almaya başladı. Bugün sanatımızda neden bir heykelin zarafeti, bir resmin derinliği veya çok sesli bir müziğin katmanları yok diye sorduğumuzda, cevabı bu zihinsel prangada buluyoruz. Tek sesli bir enstrümanın, sadece hüzne ayarlanmış tınısı gibi hayatımız da tek tipleşti. Sanatı sadece ağlamak, müziği sadece sızlanmak sanan bir anlayış, şehirleri estetikten mahrum bırakıp beton grisine mahkûm etti.
Dünyanın geri kalanına bakın; Afrika’nın en ücra köşesindeki yerlilerin boyunlarındaki renkli taşlara, Uzak Doğu’nun o canlı sokaklarına veya Güney Amerika’nın hayat fışkıran enerjisine. Orada yaşam kutsanırken, bizde adeta yokluk ve acı birer rütbe gibi taşınıyor. Siyah, dünyanın her yerinde bir matem rengiyken, bizde gündelik hayatın tek üniforması haline geldi. Oysa bizim anneannelerimiz, her bir oyasında bir anlam taşıyan rengarenk yemenilerle bağlardı başını. Arabın siyahına tapınmak, aslında kendi köklerimizi, o renkli ve canlı ruhu inkâr etmektir. Bu, sadece bir estetik kaybı değil, bir kültürün sessizce yok oluşudur.
Bu kültürel tıkanıklığı aşmanın yolu, ithal edilmiş kederi ve bu coğrafyaya yabancı olan o kasvetli gelenekleri dışlamaktan geçiyor. Kendi öz kültürümüze, o bozkırın ferahlığına ve doğanın renklerine dönmediğimiz sürece; ne şehirlerimizde bir estetik inşa edebiliriz ne de ruhumuzda bir sanat filizi yeşertebiliriz. Bizi aşağıya çeken bu yapay acı edebiyatını bir kenara bırakıp, yaşamın neşesini ve yaratıcılığın özgürlüğünü yeniden keşfetmek zorundayız. Aksi halde, başkalarının yasını tutarken kendi öz kültürümüzün cenaze namazını kılmaya devam edeceğiz. Nihayetinde, bir toplumun rengi solduğunda ruhu da kurur. Bizim ihtiyacımız olan şey, o siyah örtüyü üzerimizden atıp, destanlarımızdaki o vakur ve renkli sabaha yeniden uyanmaktır.