30 Ağustos 1922 sabahı Dumlupınar’da yükselen toz bulutları, dumanlar ve kulakları sağır edercesine birbiri ardına yükselen top sesleri, yalnızca çetin bir savaşı değil, kaderine terk edilerek yeryüzünden silinmek istenen bir milletin adeta yeniden doğuşunu müjdeliyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın Afyon Kocatepe’de başlattığı ve son derece başarılı sevk ve idaresi ile tutuşturduğu bağımsızlık meşalesi
Dumlupınar Meydan Muharebesi’nde düşmanın ana gövdesinin imha edilmesiyle devasa bir zafere dönüştü. İşgal ordusunun savunma hatları darmadağın edilmiş, mevzileri çökertilmiş ve düşman askerleri panik içinde batıya doğru kaçmaya başlamıştı. Ancak Dumlupınar’da kazanılan bu büyük askeri başarı nihai bir son değil, Ege kıyılarına kadar uzanacak kazanılacak bir zaferin amansız ve tarihi bir takibinin ilk adımıydı. Mustafa Kemal Paşa, zaferin hemen ardından hiç unutulmayacak o tarihi emrini verdi: “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” Bu emir, haftalardır uykusuz ve yorgun olan Türk askerinin damarlarına taze bir kan, yüreklerine çelikten bir irade getirmişti. Bu söz Türk askerinde doping etkisi yaratmıştı. Türk askerinin artık durmak, dinlenmek ya da duraksamak gibi bir lüksü yoktu; hedef, tek bir düşman askeri kalmayıncaya dek Anadolu topraklarını işgalcilerden temizlemekti.
Eylül ayının ilk günleri, Anadolu bozkırları ve Ege’nin verimli vadileri dünyayı hayrete düşüren bir yıldırım harekâtına sahne oldu. Süvari birlikleri ve piyadeler, insan akıl ve mantığının sınırlarını zorlayan süreçte, süratle, geceli gündüzlü yürüyüşlerle yüzlerce kilometrelik mesafeleri aşarak hızla yol almaya başladı. 1 Eylül’de başlayan bu amansız takipte Türk ordusu, bozguna uğrayarak kaçan düşman askerlerinin toparlanmasına meydan vermemek ve yeni bir savunma hattı kurmasına veya yerleşim yerlerini tamamen yakıp yıkmasına fırsat vermemek için adeta zamanla yarışıyordu. 2 Eylül’de Uşak’a girildiğinde, Göğem köyü yakınlarında Yunan Ordusu Başkomutanı General Nikolaos Trikopis ve kurmaylarının esir alınması, işgalcilerin komuta kademesini çökertmiş ve sevk-idare kabiliyetini tamamen yok etmişti. Bu olağanüstü gelişme, cephenin her iki tarafında da psikolojik kırılmayı netleştirdi. Yavaş yavaş taşlar yerine oturuyordu. Takip harekâtı güney ve kuzey kollarından dalga dalga Ege’ye doğru yayılırken 4 Eylül’de Kula, Sarıgöl ve Buldan; 5 Eylül’de Bilecik, Salihli, Alaşehir, ve Gördes özgürlüğüne kavuştu. Anadolu’nun ezilen, yakılan kasabalarındaki halk, yıllardır yolunu gözlediği Mehmetçiği gözyaşları ve dualar eşliğinde sarılarak karşılıyordu. Düşmanın geri çekilirken arkasında bıraktığı kül yığınları ve tahribat, Türk askerinin adımlarını yavaşlatmak yerine azmini ve hırsını daha da biledi. Bu iş kökünden bitirilmeli düşman denize dökülmeliydi.
Harekâtın şiddeti ve hızı 6 Eylül’den itibaren zirve noktasına ulaştı. 6 Eylül günü Balıkesir, İnegöl, Simav ve Aydın’ın Köşk ilçesi işgalden temizlendi; 7 ve 8 Eylül tarihlerinde ise Aydın il merkezi, Manisa, Nif (Kemalpaşa) Türk sancaklarıyla donatıldı. Yunan ordusu ardına bile bakamadan kaçarken, Türk süvarileri adeta rüzgârla yarışırcasına İzmir sınırlarına dayandı. Ve nihayet 9 Eylül 1922 sabahı, Yüzbaşı Şerafettin Bey komutasındaki Birinci Süvari Tümeni’ne bağlı birliklerin İzmir’e girmesiyle Büyük Taarruz, Türk tarihinin en görkemli zafer destanı olarak tamamlandı. Hükümet Konağı’na ve Kadifekale’ye çekilen al bayrak, üç yıldır süren karanlık, acı dolu işgal döneminin sona erdiğini ve bu toprakların sonsuza dek Türk yurdu olarak kalacağını tüm dünyaya ilan etti. 30 Ağustos’ta Dumlupınar’ın çorak tepelerinde yakılan hürriyet meşalesi, sadece dokuz gün gibi kısa bir sürede yüzlerce kilometrelik hattı aşarak İzmir Limanı’nda Ege’nin sularıyla buluştu. Bu dokuz günlük destansı kutsal yürüyüş, bir milletin azim, inanç ve hürriyet tutkusunun tarihe altın harflerle kazınmış en büyük mührüdür.
Şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.