Toplumların gelişmesinde ve gerek ekonomik gerekse kültürel seviyenin yükselmesinde pek çok etken vardır. Bunlardan bir tanesi hatta en önemlisi de genel olarak medeniyet diye adlandırdığımız; çevreye, emeğe, doğaya, insana, hayvana ve hayatın her alanında üretene saygı diye düşünebiliriz.

Üretene saygının göstergesi, tüketirken içinde bulunduğumuz davranışımızla ölçülür. Varsıl insanların bazılarının özel yaşamlarında hatta kendi aile yaşamında da zaman zaman tanık olduğumuz müsriflik; adım attıkları, el attıkları yaşadıkları her alanda kendini gösterir. Bu sadece varsıllarda mı? Hayır, yoksullarda da ceplerinden para çıkmadığı, tükettiklerinin “bedava” olduğu zamanlarda kendini gösterir. Belki de zenginlik ya da varsıllık sorunu değil bir ahlâk/alışkanlık sorunudur da diyebiliriz.

Burada yıllar önce okuduğum bir yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum.

“Prof. Dr. Saffet Solak anlatıyor:

Amerika'da mastır yaptığım yıllarda, çalıştığım üniversitenin yemek salonu açık büfe şeklindeydi. Herkes dilediği yemekten istediği kadar alabiliyordu.

... Yemekhanenin kapısında "Take what you need.Eat what you take" (Yiyeceğin kadar al, aldığını da ye) diye yazmakta idi.

Bir gün aynı masada yemek yediğimiz Çinli bir arkadaşı, tabağında kalan son pirinç tanesini almaya çalışırken görünce dayanamadım; denemek için dedim ki: "Bir pirinç tanesi için neden bu kadar uğraşıyorsun?

Bırak tabakta kalsın." Çinli arkadaşın verdiği cevap çok düşündürücüydü: "Her Çinli bir pirinç tanesi israf etse, Çin nüfusu ile çarp bakalım, kaç ton pirinç yapar? Biz kalabalık bir ülkeyiz, israf etme lüksümüz yoktur." dedi.

Yine denemek için dedim ki: Şu anda Çin'de değil Amerika'dasın. Tabağında bırakacağın pirinç tanesi Çin'i değil, Amerika'yı zarara uğratacaktır.? Bu sözlerim karşısında güldü ve şöyle dedi: "Yaşadığım ülke olan Amerika'yı bu şekilde zarara uğratmak onurlu bir davranış olmaz."

Çinli arkadaşı bu onurlu davranışından dolayı tebrik ettim ve düşüncesini paylaştığımı söyledim. İslam dininin bu konudaki, "Yiyiniz içiniz, fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez" buyruğunu açıkladım.

Çok hoşuna gitti. Tam o sırada, Müslüman bir arkadaş tabağındaki yemek artıklarını çöp sepetine boşalttı. Bunu gören Çinli arkadaş onu göstererek:

"O Müslüman değil mi? dedi.

O kadar üzüldüm ki, ne diyeceğimi bilemedim.”

Tatildeyken; Garden Of Sun ve Tuntaş isimli iki otelde kaldım. İki otel de “Her şey dahil”olarak hizmet veriliyordu. Kahvaltı, öğlen ve akşam yemeği, alkollü, alkolsüz içecekler, gece saatinde çorba vs. bunların hepsi sınırsızdı. Herkes istediği kadar içecek alabiliyordu. Yiyecekler zaten açık büfeydi.

Bir kişinin, üç beş tane tabağa pek çok yiyecekle doldurduktan sonra yan tarafımızdaki tek kişilik masaya oturması dikkatimi çekti. Gözüm hep o masaya takıldı. Aldığı tabaklardaki yiyeceklerin bazılarına hiç dokunmadı bile ve karnını doyurduktan sonra öylece bırakıp kalktı. Masayı temizlemeye gelen genç arkadaşla göz göze geldik, yüz ifademle üzüntümü belirttim, o da “yapabileceğim-iz bir şey yok” dercesine eliyle işaret etti. O andan sonra, insanların aldıkları, yedikleri bende farkındalık yarattı ve gözüm hep insanların kalktığı masalara takıldı. Maalesef; iki otelde de aynı durum mevcuttu. İnsanlar üç beş tane tabağa yiyeceklerinden (dışarıdan baktığınızda yiyemeyeceğini tahmin ediyorsunuz) fazla yiyecek alıyorlar, masadan kalktıktan sonra artırdıklarıyla/artıklarıyla en az üç kişi doyacak şekilde tabaklarını bırakıyorlardı. Bu herkes için böyle değildi elbette ama maalesef çoğunlukla böyleydi.

Dünyanın pek çok yerinde insanlar açlıktan ölürken bu kadar sorumsuzca davranan insanlar hangi ruh haliyle bu kadar yiyecek alıp, artıklarını masada bırakarak gönül rahatlığıyla ayrılabiliyorlardı?

Bu belki de medeniyetten, emeğe saygıdan nasibini alamamaktan, büyük ölçüde de üretene saygısızlıktan, müsrifliği sonuna kadar yaşamaktan başka bir şey değildi. Bunun gerek inançlar bakımından gerekse felsefi bakımından savunulabilir asla bir yanı yoktu.

Filistin’de, Afrika’nın pek çok yerinde insanlar açlıktan ölürken, ülkemizde insanlar yoksullukla boğuşurken bu tür davranışı çok yadırgadım. Yadırgamaktan öte yediğim lokmalar boğazıma dizildi. UTANDIM!

“Bu oteldeki tasarrufun dünyanın öbür ucundaki açlık çekenlere ne faydası var/olabilir? Gibi bir soru anlamsız ve gereksizdir. NOKTA

Belki de birkaç kişiyi uyarmam gerekirdi ama hem cesaret edemedim hem de “haddimi aşma kaygısıyla” tek söz etmedim/ edemedim. Herhangi bir kişiyi uyarsam da tatsızlık çıksa belki de işletme sahibi “sana ne müşterime karışıyorsun” diyebilirdi.

Bu durum burada yazılmalı mıydı yazılmamalı mıydı? İkilemde kaldım ama yazmadan vicdanım rahat etmedi/edemezdi. Siz okuyucularımın hoşgörüsüne sığınarak bunu paylaşmak istedim.

İkili konuşmalarda, dost sohbetlerinde, konferanslarda ve daha pek çok yerde “mangalda kül bırakmayan” o kadar çok insan tanıdım ki söyledikleriyle çelişkiye düşen ve uyardıklarım, burada da çenemi tutayım dedim.

Otelin birinde; yemek alınan tezgâhın üzerine nezaketle konulmuş, çok anlamlı bir karikatürle üç anadilde şöyle yazıyordu: “İSRAF ETMEYELİM. LÜTFEN TÜKETEBİLECEĞİMİZ KADAR ALALIM, DUYARLILIĞINIZ İÇİN TEŞEKKÜRLER.” Ama nafile… Kim okuya, kim bile!

Yukarıda ne kadar iki oteli örnek versem de maalesef bu yaşamın pek çok alanında ve pek çok konuda kendini gösteriyor. Sadece ülkemizde mi hayır görgüsüzlüğün hüküm sürdüğü her coğrafyada her bireyde bu böyle.

Bazı insanlar ücretini ödüyorum, kısıtlama da yok istediğim gibi davranabilirim “özgürlüğünü” kullanabilir. Tam da bu noktada başlıyor “insan olma” niteliği. Paranın satın alamadığı şeyler; onurdur, emektir, insan canıdır.

Günümüzde emek, en yüce değerdir palavraları atılsa da onur, emek ve insan canı en ucuz değer olma yolunda koşar adım ilerliyor. Bu konuda pek çok şey söylenebilir ama köşem için yazıyı çok uzattığımın farkındayım.

Paranın satın alamadığı ve almadığı “insanların” yaşadığı bir dünya özlemiyle…

Yazımı bitirirken tekrar altını çizmek istediğim konu: Her iki otele de gönül rahatlığıyla gidebilirsiniz, her şey harika. Şimdiden iyi tatiller…