İnsan olarak en çok zorlandığımız şeylerden biri, karşımızdaki insanların davranışlarını anlamlandırmaya çalışmak. Biri mesafe koyduğunda, bir dostumuz eskisi kadar aramadığında ya da beklediğimiz ilgiyi göremediğimizde hemen kendimize dönüyoruz. Nerede hata yaptığımızı, neyi yanlış söylediğimizi düşünüyoruz. Oysa bazen cevap sandığımız kadar karmaşık değildir. Bazen mesele gerçekten biz değilizdir.
İnsanlar kendi hayatlarının yükünü taşırken bizim farkında olmadığımız mücadelelerin içinde olabilir. Kendi kırgınlıklarıyla, korkularıyla, yorgunluklarıyla uğraşıyor olabilirler. Ancak biz çoğu zaman onların davranışlarını kendi değerimiz üzerinden yorumlamayı seçiyoruz. Çünkü bilinmezlik insanı rahatsız ediyor. Bir açıklama bulmak istiyoruz ve en kolay açıklama da her şeyi kendimizle ilişkilendirmek oluyor.
Belki de asıl sorun burada başlıyor. Çünkü başkalarının davranışlarını çözmeye çalışırken kendimizi kaybetmeye başlıyoruz. Onların ne düşündüğünü tahmin etmeye çalışırken kendi düşüncelerimizi susturuyoruz. Bizi sevsinler diye bazı yönlerimizi gizliyor, yanlış anlaşılmayalım diye bazı fikirlerimizi söylemiyor, kabul görelim diye gerçek duygularımızı saklıyoruz.
Sonra fark etmeden kendimizi sansürlemeye başlıyoruz.
İşin ilginç yanı, bunu sadece biz yapmıyoruz. Herkes aynı kaygıyla hareket ediyor. Herkes biraz daha kabul görmek, biraz daha onaylanmak için gerçek halini geri plana itiyor. Böyle olunca da ortaya tuhaf bir tablo çıkıyor. Kimsenin tam olarak kendisi olmadığı, herkesin biraz rol yaptığı bir dünya...
Belki de bu yüzden insanlar birbirlerini gördükleri halde tanıyamıyor. Birbirleriyle konuşuyorlar ama gerçekten anlaşamıyorlar. Çünkü ortada gerçek insanlar yerine, başkalarının beklentilerine göre şekillendirilmiş versiyonlar dolaşıyor.
Oysa insanın en büyük özgürlüğü, her zaman anlaşılmak zorunda olmadığını kabul ettiği gün başlıyor. Herkes seni sevmek zorunda değil. Herkes seni doğru anlamak zorunda da değil. Sen de herkese kendini açıklamak zorunda değilsin.
Çünkü hayat, insanların kafasındaki ideal karaktere dönüşmeye çalışmak için fazla kısa. Sürekli başkalarının beklentilerine göre yaşayan biri, günün sonunda kendi hayatını değil, başkalarının senaryosunu yaşamış olur.
Belki biraz durup şunu hatırlamak gerekiyor: Her davranışın merkezinde sen yoksun. Her sessizlik sana karşı değil. Her uzaklaşma bir reddediş değil. Ve en önemlisi, herkes tarafından anlaşılmak zorunda değilsin.
Kendin olabildiğin kadar özgürsün. Kendini sansürlediğin kadar da kayıpsın.