Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı son enflasyon verileri, toplumun geniş kesimlerinde tartışma yaratmaya devam ediyor. Kasım ve aralık aylarında yüzde 1’in altına gerileyen enflasyonun, yeni yılın ilk ayında yüzde 4,84’e yükselmesi dikkat çekici bir tablo ortaya koydu. Enflasyonun kısa sürede bu denli artış göstermesi, hem ekonomik beklentileri hem de vatandaşın alım gücünü doğrudan etkiledi.


TÜİK verilerine göre 2026 yılı Ocak ayında Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) yıllık bazda yüzde 30,65, aylık bazda ise yüzde 4,84 oranında arttı. On iki aylık ortalamalara bakıldığında artış oranı yüzde 33,98 olarak kaydedildi. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in daha önce yaptığı, ocak ayında dönemsel etkiler nedeniyle enflasyonda artış yaşanabileceğine yönelik açıklaması da bu tabloyla örtüşmüş oldu.


Ancak ekonomik gerçekler yalnızca resmi verilerle sınırlı değil. TÜİK’in harcama gruplarına ilişkin değerlendirmelerine bakıldığında, vatandaşın en fazla harcama yaptığı alanlarda ciddi artışlar yaşandığı görülüyor. Gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık artış yüzde 31,69, ulaştırmada yüzde 29,39, konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıt kalemlerinde ise yüzde 45,36 olarak gerçekleşti. Bu artışlar, özellikle sabit gelirli vatandaşların bütçesinde ciddi baskı oluşturuyor.


Öte yandan İstanbul Ticaret Odası’nın (İTO) açıkladığı veriler de dikkat çekiyor. İstanbul özelinde yapılan ölçümlerde, ocak ayında perakende fiyatlar bir önceki aya göre yüzde 4,56, yıllık bazda ise yüzde 36,15 arttı.
Bağımsız akademisyenlerin oluşturduğu Enflasyon Araştırma Grubu’nun (ENAG) verileri ise daha çarpıcı bir tablo sunuyor. ENAG’a göre Ocak 2026’da tüketici fiyatları aylık yüzde 6,32, yıllık bazda ise yüzde 53,42 oranında artış gösterdi.
Kira artış oranlarının yüzde 34,88 seviyesinde açıklanması da barınma maliyetlerinin vatandaş üzerindeki yükünü gözler önüne serdi. Ancak sahadaki fiyat hareketleri dikkate alındığında, açıklanan oranların gerçek yaşam maliyetlerini tam olarak yansıtmadığı yönünde eleştiriler gündeme geliyor.


Enflasyondaki bu artışın en somut etkisi, maaş ve ücretlerdeki alım gücü kaybı olarak hissedildi. Geçtiğimiz yılın son iki ayında açıklanan düşük enflasyon verilerinin ardından yapılan maaş artışları, yılın ilk ayındaki yüksek enflasyon karşısında önemli ölçüde eridi. Emeklilere yapılan yüzde 12,9’luk, memurlara verilen yüzde 18,60’lık artışın yaklaşık yüzde 5’lik kısmı daha yılın başında kayba uğradı. Asgari ücretlilerin kaybının ise yaklaşık 1.500 liraya ulaştığı ifade ediliyor.


Ekonomik gelişmelerin gölgesinde yapılan bazı siyasi açıklamalar ise kamuoyunda tepkiyle karşılanmaya devam ediyor. Bir grup vekilin geçtiğimiz hafta içinde yaptıkları açıklamalarla yoksulluğun pençesinde kıvranan geniş halk kitlesiyle adeta alay ettiler. Kimi verilen 20 bin lira ile algı yapıldığını söyledi. Kimileri ise, bir simidi üçe bölüp emeklilere ikram etti. Bir başkası ise 500 bin lira vekil maaşı ile geçinemediğini hiç sıkılmada söyledi. El hak, en güzeli ise Gabar’dan çıkacak olan petrol, Karadeniz’den gelecek olan doğal gaz ile tüm sıkıntıların bitirileceği yolundaki açıklamaydı.


Özetle;
Emeklilerin ve dar gelirli vatandaşların yaşam mücadelesi sürerken, ekonomik gerçeklikten uzak değerlendirmelerin toplumda hayal kırıklığı yarattığı görülüyor. Vatandaşlar, artan yaşam maliyetleri karşısında daha somut ve kalıcı çözümler bekliyor.
Türkiye’de kişi başına düşen milli gelirin 17 bin dolar seviyesine yaklaştığı ifade edilirken, toplumun geniş kesimleri bu refah artışından pay almak istiyor. Emekliler, memurlar, dar gelirliler, dul ve yetimler, ülke ekonomisinin büyümesinden kendilerine düşen payın adil şekilde dağıtılmasını talep ediyor. Bu beklenti, yalnızca ekonomik bir talep değil; aynı zamanda sosyal adalet arayışının da güçlü bir yansıması olarak öne çıkıyor.