Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2024 yılı verilerine dayanarak hazırladığı Yoksulluk ve Yaşam Koşulları İstatistiklerini kamuoyuyla paylaştı. Açıklanan rakamlar, her zamanki gibi farklı pencerelerden farklı yorumlara konu oldu. Ancak istatistiklerin ötesinde, asıl mesele şu soruda düğümleniyor: Yoksulluk gerçekten azalıyor mu, yoksa daha görünmez hâle mi geliyor?
Öncelikle kavramları doğru yerde konumlandırmak gerekiyor. Yoksulluk, bireyin en temel ihtiyaçlarını-yani beslenme, barınma ve yaşamını sürdürebilme koşullarını-karşılayacak gelire sahip olamaması olarak tanımlanıyor. Bu tanım, sorunun yalnızca gelir düzeyiyle değil, aynı zamanda yaşam kalitesiyle de doğrudan ilişkili olduğunu ortaya koyuyor.


Ekonomi literatüründe yoksulluk; mutlak ve göreli yoksulluk, gelir yoksulluğu, insani yoksulluk, kırsal ve kentsel yoksulluk gibi farklı başlıklar altında ele alınıyor. Mutlak yoksulluk, bireyin ya da hane halkının yaşamını sürdürebilmesi için gerekli asgari gelire dahi ulaşamaması durumunu ifade ediyor ve daha çok gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelerde görülüyor. Göreli yoksulluk ise toplumun genel refah düzeyi içinde bireyin nerede konumlandığını gösteriyor.


TÜİK’in son verilerine göre, sürekli yoksulluk oranı 2025 yılında bir önceki yıla kıyasla binde 1 azalarak yüzde 13,6 olarak hesaplandı. Yine kurumun açıklamasına göre, göreli yoksulluk, maddi ve sosyal yoksunluk ile düşük iş yoğunluğu göstergelerinin en az birini yaşayan fertlerin oranı yüzde 27,9’a ulaştı. Başka bir ifadeyle, her dört kişiden biri yoksulluk ya da sosyal dışlanma riskiyle karşı karşıya.
Dört yıllık panel veriler üzerinden yapılan değerlendirmede ise nüfusun yüzde 10,3’ünün en az bir yıl, yüzde 6,8’inin iki yıl, yüzde 4,1’inin üç yıl ve yüzde 3,9’unun dört yıl boyunca yoksulluk sınırının altında yaşadığı görülüyor. TÜİK, bu tabloyu “yoksulluk zinciri kırılıyor” şeklinde yorumluyor.


Ancak aynı kurumun açıkladığı diğer veriler, bu iyimser tabloyla ciddi bir çelişki yaratıyor.
Kurumsal olmayan nüfusun yüzde 28,8’i sızdıran çatı, nemli duvarlar ve çürümüş pencere çerçeveleri gibi barınma sorunlarıyla karşı karşıya. Yüzde 27,9’u ise konutunda yetersiz izolasyon nedeniyle ısınma problemi yaşıyor. Konut dışındaki borç ve taksit ödemeleri nüfusun yüzde 56,4’ü için bir yük oluşturuyor. Fertlerin yarısından fazlası, evden uzakta bir haftalık tatilin masrafını karşılayamayacak durumda.


Daha da çarpıcı olanı ise temel gıdaya erişim verileri. Nüfusun yüzde 35,1’i iki günde bir et, tavuk ya da balık içeren bir öğün tüketemediğini söylüyor. Yüzde 58’i eskimiş mobilyalarını yenileyecek ekonomik güce sahip değil. Konut sahipliği oranı yüzde 57,1’de kalırken, kirada oturanların oranı yüzde 27’ye ulaşmış durumda.


Tüm bu veriler, yoksulluğun istatistiksel olarak azalıyor gibi görünse de, günlük yaşamda çok daha derin ve yaygın biçimde hissedildiğini gösteriyor. Nitekim, hayata sadece TÜİK’in verdiği rakamlar penceresinden bakarsanız, ülkemiz için enflasyon da sorun değil. Hayata ülkenin gelirinin yüzde 85’ini kullanan, yüzde 15 gözüyle bakarsanız “dert üstü murat üstü” yaşamamız gerekiyor. Ama gerçekler hiçte öyle değil. TÜİK’in saklamaya çalıştığı, ekonomik gerçekleri artık ülkemizi yönetenler de sık sık dile getiriyorlar. Bir önceki yılın gelecek yıldan çok daha iyi olacağını söylemelerine karşın hayatımızda değişen hiç birşeyin olmadığını bizzat yaşayarak görüyoruz.


İşte 2025’in son enflasyon rakamı bugün açıklanacak. İşçi ve esnaf emeklilerini yüzde 12, memurlara ve emeklilerine yüzde 18 civarında bir maaş artışı olacak. Sizde de bu açıklanan rakamlar gerçeği yansıtıyor mu? Açlık sınırının 30 bin lirayı aşmış olmasının, yoksulluk sınırının 100 bin liraya ulaşmış olmasının hiç mi anlamı yok? Asgari ücrette yaşanan hayal kırıklığını şimdi de emekliler yaşıyor.


Özetle,
Zor bir yılı geride bıraktık. 2026’nın “daha iyi bir yıl” olacağı yönündeki temennilere katılmak ise her geçen gün daha da güçleşiyor. Yıla çarşıda, pazarda ve markette değişen zamlı etiketlerle başladık. Vergi yükü tüm yıl boyunca omuzlarımızda olacak. Buna karşın, geçim için yapılan maaş artışları daha yılın başında enflasyon karşısında eridi bile.
Bu tablo karşısında şu soruyu sormak kaçınılmaz: Rakamlar mı gerçeği anlatmıyor, yoksa gerçekler artık rakamlara sığmıyor mu?