Bazen bir toplumun neyi konuştuğuna değil, neyi konuşmadığına bakmak gerekir. Kalabalıkların sesi yükselip ekranlar dijital bir gürültüyle dolarken, en yüksek sesler çoğu zaman gerçeğin üzerini örten en kalın örtülerdir. Günlerce aynı kelime etrafında dönen tartışmalar, sosyal medyada büyüyen öfke ve seri üretim yargılar, aslında kolektif bir rahatlama seansından ibarettir. Toplum, sığ sularda fırtınalar kopararak derindeki büyük ve karanlık durgunluğu maskeler; konuştuğunu sanarak aslında sessizliğe sığınır.

Oysa bazı sessizlikler vardır ki, gündem bir toz bulutu gibi dağılsa da yerinden kıpırdamaz. Bu, bir evin rutubetli duvarlarına sinmiş o ağır koku gibidir; gitmez, siner ve içten içe çürütür. Bir çocuğun anlatamadığı korkusu genzinde düğümlenir, bir kadının çaresizliği odanın köşesinde taş gibi ağırlaşır. Asıl kırılma adaletsizlikten değil, bu sessizliğin yarattığı o muazzam boşluktan başlar.

Bu düzende bazı hayatlar manşetlerin ışığında devleşirken, bazı hayatlar “özel alan” denilen o dar hücrelere hapsedilir. Bir iddia veya bir görüntü üzerine kurulan devasa cümleler kamuoyunu meşgul ederken; adı konulmayan korkular ve duvarların içine sıkışmış feryatlar, kimsenin basmaya cesaret edemediği birer mayın gibi toprağın altında bekler. Çaresizliğin adı konulmaz; çünkü adlandırmak sorumluluğu, sorumluluk ise düzenin konforunu bozacak o kaçınılmaz yüzleşmeyi doğurur.

Toplumun refleksi acımasız bir verimlilikle çalışır. Kolay olanı gürültüyle büyütmek, zor olanı sessizlikle bastırmak. Bir etiket dünyayı kaplarken, bir insanın varlığı o etiketin gölgesinde unufak olur. Bu bir tesadüf değil, görünürlüğün kasıtlı dağıtım biçimidir. Kimin sesinin duyulacağı, kimin hikayesinin “gürültü kirliliği” sayılacağı bu görünmez ambargo ile belirlenir.

Bu sessizliğin en ağır tarafı, çoğu zaman en kırılgan hayatların etrafında oluşur. Adı konulamayan, konuşulsa dahi hızla geçilen, üzeri çoğu zaman istatistiklerle ya da gündem yoğunluğuyla örtülen bir gerçeklik vardır. Kadınların ve çocukların maruz kaldığı ağır ihlallerin görünmezleştirilmesi. Bir gazetecinin soğukkanlı kaydıyla bakıldığında bu sadece “haber akışı” içinde bir başlık gibi durur; bir psikoloğun sessiz okumasında ise bunun ardında derin bir travma, bastırılmış bir korku ve süreklileşmiş bir güvensizlik hali vardır. Bu iki bakış açısının da ortaklaştığı yerde bile toplum çoğu zaman bakmamayı tercih eder. Çünkü bakmak, yalnızca görmek değil; sorumluluk hissetmektir. Bazen gerçekler, tam da bu yüzden konuşulmaz kalır.

Bazı hayatlar unutulduğu için değil, konuşulması kurulu düzenin vicdanını rahatsız ettiği için sistematik olarak susturulur. Toplum, bu rahatsız edici boşlukları susturdukça nefes aldığını sanır; oysa bu bir ferahlama değil, ertelenmiş bir enkazın altında kalma provasıdır.

Konuşulanların çokluğu, hakikatin yokluğunu telafi etmez. Susturulan her çığlık, bastırılan her hikaye toplumsal belleğin mahzeninde birikir ve bir gün geri dönmek üzere ağır bir kütleye dönüşür. O gün geldiğinde, bugünün konforlu gürültüsü, o devasa sessizliğin altında can verecektir.

Bir isim haftalarca konuşulurken, bir başka hayat hiç konuşulmaz.
Bir iddia manşet olurken, bir çaresizlik duvarların içine gömülür.

Toplum bazen gerçeği değil, bakmak istediğini büyütür. Ve bakmadığını yok sayarak değil, susturarak yok eder.

Gürültü büyüdükçe hakikat geri çekilir; çünkü her toplum en çok konuştuğunu değil, en çok susturduğunu anlatır. Bir yerde görünürlük artıyorsa, orada adalet değil çoğu zaman yönlendirme vardır. Konuşulan büyürken konuşulmayan gömülür; söz çoğaldıkça hakikat incelir, sessizlik derinleşir. Çoğu zaman bir hayatın küçülmesi, başka bir hikayenin büyütülmesiyle başlar. Çok konuşulanın ardında çok saklanan vardır.

Konuşulmayan kadın sorunu, adı geçen bir metres kadar bile gündem olmuyorsa, o toplum zaten gerçeği değil susmayı seçmiş demektir.

SONSÖZ

Ama hiçbir sessizlik sonsuz değildir. Sadece geciktirilmiş bir çığlıktır. Ve geciktirilen her şey, bir gün en yüksek sesle geri döner.