Dil; toplumu millet yapan, o toplumdaki kişilerin birbiri ile iletişim halinde olabilmesini sağlayan ve onları kaynaştıran, hatta tutkal görevi gören unsurdur…Ülkeyi oluşturan değerler; toprak, millet, bayrak, marş, tarih ve dilden oluşur. Çok eskilere dayanan, hatta en eski dillerden birisi olan Türkçemiz, 13 Mayıs 1277 yılında Selçuk Devleti döneminde Karamanoğlu Mehmet beyin fermanı ile resmi dil olarak kabul edilmiştir. 749. yılımız kutlu olsun...

Dilin kullanılmasını objektif olarak bakalım…. Gelişmiş ülkeler, dilin önemini bilir ve bu nedenle yurt dışına gitseler bile, mümkün olduğunca kendi dillerinin kullanılmasını tercih ederler. Oysa bizler hemen yabancı dili kullanmaya başlarız… Dikkat edelim; farklı ülkelere kendi dillerinin tercih edilmesi için kurslar da verirler. Hatta yurt dışına; turistik veya iş amaçlı gidilen ülkelerde, bu konuda baskın olan ülkelerin dillerinde çeviriler ile karşılaşırsınız. Misal olarak, turist otobüsüne binin ve kulaklığı takın; alternatif olarak tıklayacağınız dil seçenekleri olur ve o bölgeyi farklı dillerde anlatırlar… Almanya’da Almanlardan sonra en kalabalık ırk; Türkler ama iş yeleri, turistik yerlerde de Almanca konuşulur. Örneğin İngiltere’ye, Almanya’ya tatile gidin, gezi otobüslerinde size bölgeyi İngilizce, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Almanca sunumlar karşınıza çıkar ama Türkçe çıkmaz. Bu da bizim dil konusunda uluslararası platformda başarısızlığımızı gösterir… Oysa ne kadar geniş bir kesimiz düşünelim. Mesela daha önce sömürge olan yerler değil; kendi milletinden olan kaç tane Fransız devletleri, Alman devletleri var!!! 7 tane Türk devleti var ve 17 federasyon var… Bu ne kadar geniş kitle ve ne kadar kalabalık bir ırk olduğumuzu gösterir!

2C8A0Bd4 Cee9 4Ad1 Ae89 19Aae3975428

Bir konuya daha dokunalım… İlk paragrafta belirtiğim gibi, dil tutkal etkisi yaptığı gibi; tutkal sağlam değilse, dağılırız; öyle değil mi? Peki geçmişi 300-400 yıllık olan ülkelere gidelim. Mesela Türkiye’de 36 etnik grup var. Oysa ABD’de 256 etnik grup var. Onların dili, sömürgelerden söz sahibi gruplardan seçilen kişiler arasında çoğunluk son anda 1 kişi farkla Almancanın yerine İngilizcenin ana dil olmasına karar verilen ülkede, niye farklı dillerde eğitim yok! Demek ki; 300 yıllık devlet bile, 256 etnik grupla, yani bizden 7 kat fazla etnik grupla, tutkalın etkisi bozulmasın diye sahip çıkıyor! Bir de tarih penceresinden bakalım…

Gelişmiş ülkelere bakıyorum da, kendi dillerinin en çok kullanıldığını söyleyemelerine karşın; durumu nasıl değerlendiriyorlar… Bizler Sümerler, Etiler durumunda çok geniş alanlara yayılmış; hatta gerek Osmanlı, gerek Hunlar döneminde 3 kıtaya yayılmış ama biz her zaman dil, din gibi konularda insanları özgür bırakmış milletiz. Bugünkü adıyla insan hakları denen konuları aslında dünya genelinde asırlar önce uygulamış milletiz! Diğer tarafta ise sömürge ile gittikleri ülkelere kendi dillerini konuşturarak; çok konuşulan dil olmuş toplumlar da var! Bu şekilde en çok konuşulan 2. ana dil olan İngilizcenin başlangıcı 5. yüzyıla dayanır. İspanyolların en geniş koloni grubu olmasından dolayı, aslında dünya genelinde en çok konuşulan dil olan İspanyolcanın tarihi de 5. yüzyıla dayanır. Dünyada en çok kullanılan ve bilinen 2 lisandan bahsettim. Dikkatinizi çekerim; bu tarihler dilin dünyada ilk kullanılmaya başlandığı dönemi gösteriyor, resmi dil oldukları zaman değil! Zaten İngiltere’nin ilk kuruluş tarihi zaten 1260, bizim Türkçeyi resmi dilimiz olarak kabul ettiğimiz dönem... Bir de Türkçenin tarihine bakalım...

Türk edebiyatının en eski eserleri olan abidelerden, 732’de Bilge Kağan tarafından Kültigin adına, diğeri Bilge Kağan’ın ölümü ile 735’de oğlu Kül Tiğin tarafından ve 720-725 arasında Tonyukuk ise kendisi hayatta iken, kendi adına dikilen anıtların, Göktürklerin Türkçe abideleri olduğunu, akademik kaynaklardan görüyoruz… 1075 yılında yayınlanan Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lugatı Türk bizim en eski lugatımızdır. XII.-XIV yüzyıllar arasında, Dede Korkut Hikayelerine rastlıyoruz; biraz daha geri gidelim islamiyet öncesi Manas, Saltuk Buğra Han, Kutadgu Bilig, Atabetül Hakayık gibi destanlarımızı görürüz… Bir de tüm bunlardan daha ilginç olan konuya yoğunlaşalım!

Dünya tarihinin Afrika’da Hominin diye adlandırılan ilk insanla başladığı, tarihi yer olarak yaşamın en eski yeri oldığu belirtilen ama M. Ö. 10.000 yıl öncesine dayanan Göbeklitepe, hatta yakın geçmişte 11.500 yıl öncesine dayanan Karahantepe, ayrı bir tarih; yani aslında dünyanın en eski tarihi yeri... Belki farkında bile değiliz ama ülkemizin her tarafı, dünyanın hiçbir yerinde olmayan tarih ile bezenmiş... Bunun da gerisine gitmek istiyorum. Burası Mu adası...

Dünyanın ilk oluşumu döneminde Pasifik Okyanusunda Antartika’nın çok daha büyüğü olan, Avustralya kıtası büyüklüğünde, batık adadır; Mu adası... James Churchward tarafından yapılan incelemeyi Mustafa Kemal Atatürk fark eder ve kendisinden raporlar ister... Gelen raporlar, ikiye bölünen adada yaşayanların, bir kısmının Güney Amerika, bir kısmının Asya kıtasına çıktığını, Amerika kıtasına çıkan kişilerin, İnka, Maya, Aztek ve Kızılderili tarihini oluşturulduğunu gösteriyor. Bu tarihi bulgular da, tarihin çok eski bir döneme dayandığını gösterir. İşte asıl önemli olan nokta, burada ortaya çıkıyor. M.Ö. 12000 yılında Pasifik’te battığı sanılan ve Mu diye adlandırılan bu kara parçası ve buradan Türkistan’a ve Amerika’ya sığınan halk topluluklarındaki ortak öğeleri açıklayan “Batan Mu Kıtası” adlı eserini 1934-1935 yıllarında yayınlamış. Meksika’daki işgüderimiz (diplomatımız), 1935’in baharında Atatürk’ün dikkatini Maya dili üzerine çekmiştir.

Bunu fark eden Mustafa Kemal Atatürk James Churchward’dan düzenli olarak raporlar ister. Bu raporlar, Mu’nun eski kültürünü, dinini, mitolojisini ve kozmogonisini (evrenin doğumu), bir yandan Uygurların Gobi Çölündeki merkezleri olan Karahoto’da, öbür yandan da Mayaların Meksika’da Yucatan Yarımadasında bıraktıkları kalıntılarının incelendiğini ve bunları eski Mısır, Sümer, Hitit, Hint ve Çin mitolojisi ve dini ile karşılaştırmak yoluyla yorumlandığını görüyoruz. 1937’de Atatürk bir fikir edinmek üzere bu konuyu anlatan 5 cildi 8 gün içinde Türkçeye çevirtmiştir (yayımlanmamış Türkçe metin Dil Kurumu kitaplığındadır).


1935 yılında Meksika Büyükelçiliği’ne Tahsin Mayatepek’i, “Güneş-Dil teorisini de desteklemek amacına yönelik şekilde görevlendirir. Bir vakitler Pasifik Okyanusu’nda büyük bir medeniyet merkezi olarak yer alan ve sonradan büyük depremlerle sular altında kalarak batmış, kaybolmuş bulunan Mu Kıt’ası ve bunun üzerinde oluşup; çok yüksek seviyeye ulaşmış Mu Medeniyeti hakkında bilgi toplamasını, o arada Türkler’in Mu kökenli olup olmadıklarını araştırmasını ve ayrıca Türkçe ile Maya dili arasındaki ortak noktaları, birliktelikleri ve -varsa- örnek ifadeleri, sözleri tespit etmesini” ister. Bunun üzerine Meksika’ya giden Tahsin Mayatepek, M.Ö. 200.000 ile 70.000 yılarına ait bilgileri içeren Meksika tabletlerini inceleyerek, günümüzden 12.000 yıl önce yok olan yüksek medeniyet merkezi Mu Kıtası ile ilgili bilgileri toplar.

Tahsin Bey'in asıl görevi Maya dilinin öz Türkçe ile olan benzerliğini ve Maya tabletlerini araştırmaktı. Meksika'ya gitmesinden bir müddet sonra, Etnografya Müzesi'nden kimi görevlileri yanına gönderdiler. Ekibin araştırma sonucu, 3 ciltlik bir kitap haline getirilerek Atatürk'e sunuldu. Kitaplarda: Maya, Aztek ve İnka uygarlıklarının kullandığı eşyaların, Türklerin kullandığı eşyalara ne denli çok benzediği, hatta davul ve kalkanlarında kullandıkları ay ve yıldızın Türk Bayrağındaki ay ve yıldızdan hiçbir farkı bulunmadığı açıkça kanıtlanıyordu.

Atatürk’ün el yazısı notları ile şöyledir: “Mu Kıt’ası’nın mukaddes esrarlı yazılarından alınma Naakal tabletleri, Naga sembol ve harfleriyle yazılmıştır. Menkabelerin (meşhur kişilerin hayat hikayesi) söylediğine göre ana vatanda yazılmış, ilk defa olarak Burma ve sonra Hindistan’a getirilmiştir. (…) Ekseriyetle daha şimalde yahut Uygur işaret ve harfleriyle yazılmıştır. İki kısımda da hakikat olan, yazının ana vatan, Mu alfabesiyle olmasıdır.

Atatürk’ün ölümünden sonra, gerekli araştırmalar yapılmadığı için, bazı konulara kesinlik kazandırılamamış olabilir ama dünya tarihinde en eski yazıtların Türkçeye benzemesi de ayrıca hassasiyet gösterilmesi gereken bir konu...

Kısaca Türkçemizin tarihinin ne kadar uzun bir tarihi olduğunu, bunun değerinin ancak 749 yıl önce fark edildiğini, yazık ki günümüzde bile yeterince fark etmeyenlerin olduğu net olarak görünmektedir.! Dilimizin, Güneş Dil Teorisine göre, dünyada, dünyanın en eski dili olan Türkçemizi korumak, sahip çıkmak ve dilimizi daha da geliştirmek dileğiyle…