Oktay Sinanoğlu’nu bilmeyen yoktur.
Çok genç yaşta, 26 yaşında profesör ünvanı kazanmış ve en genç profesörlerden olmuş bir Türk…
Prof.Dr. Oktay Sinanoğlu, Türk kimya mühendisi ve akademisyendir. Kendisi, kuantum kimyası, moleküler biyoloji ve matematik gibi alanlara yaptığı katkılarla bilinir. Ancak; kariyerinin zirvesindeyken kendini toplumsal bir mücadeleye adamış, bilimsel dehasını toplumların ‘kimliksizleşme’ sürecine karşı adeta bir kalkan olarak kullanmış büyük bir vatanseverdi.
Ona göre bir insan büyük bir bilim adamı da olsa, kendi dilini ve kültürünü kaybederse köksüz kalırdı. ‘Bir milleti yaşatan kendi gelenekleri, binlerce yıllık tarihinden süzme süzme gelmiş kendi kültürüdür. Kültür, Hakkaride bale gösterisi yapmak değildir. Arada bir konsere gidip hava atmak ‘kültür’ değildir. Çağdaşlık ‘Moda’nın ara sokaklarında köpek gezdirmek değildir’ demişti bir tv proramında. Ve yine eklemişti: ‘Bizde böyle ‘sahte çağdaş’ aydın sınıfı yetiştirilmiştir ve bunlar kendi kültüründen ‘kopuk’, kendi milletinden, halkından tiksinen kendi kültürüne yabancı, arada ‘halkçılık edebiyatı’ yapan tipler yetişmiştir ve Türkiye’nin başına bela edilmişlerdir.’
Doğrusu merhum Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun dediği gibi; bir milleti millet yapan yalnızca aynı toprak parçası üzerinde yaşamak değildir. Asıl belirleyici olan; ortak tarih, ortak hafıza ve en önemlisi ortak değerlerdir. Bizim tarihimize baktığımızda ise bu değerlerin merkezinde iman, vatan sevgisi ve bağımsızlık iradesi yer alır. İstiklâl Marşı’nın her bir dizesinde hissedilen ruh da tam olarak budur: teslim olmayan, inancından vazgeçmeyen ve özgürlüğünü her şeyin üstünde tutan bir milletin haykırışı.
Bu millet, zor zamanlarda ayakta kalmayı sadece maddi gücüyle değil, manevi kuvvetiyle başarmıştır. Cephelerde kazanılan zaferlerin ardında yalnızca silah değil; yüreklerde taşınan iman, dillerde tekbirler, dudaklardan dökülen dualar ve zihinlerdeki bağımsızlık inancı vardır. İşte bu yüzden bizim tarihimiz, sıradan bir geçmiş değil; ibret alınacak, genç dimağlara ilham verici bir mirastır.
Bugün milli ve dini günlerde yapılan kutlamaların, etkinliklerin ve programların bu köklü geçmişten beslenmesi son derece doğal ve gereklidir. Son 23 Nisan kutlamalarında tartışmaya açılan Mehter marşı; Osmanlı döneminde askerleri yüreklendiren, coşkuyu artıran ve düşmana korku salan köklü bir geleneğin ürünüdür. Bu marşların milli günlerde yankılanması, ecdadın hatırlanması; dini günlerde ise içinde bulunulan iklimiz atmosferine uygun etkinlikler düzenlenmesi bir toplumsal aidiyet göstergesi, millet olmanın nişanesidir. Ramazan ayında Kur’an-ı Kerim okunması, ilahiler söylenmesi, Peygamber Efendimiz için naatlar okunması bu toprakların kültürel ve manevi dokusunun bir parçasıdır. Bu etkinliklerden rahatsız olan batı hayranı ezikler bu aziz milletin birer ferdi olmaktan o kadar uzaklar ki! Bir toplumun kendi değerlerini yaşatması neden rahatsızlık konusu olsun? Milli ve dini günlerde örf, adet, gelenek ve göreneklerin yaşatılması, bir toplumun kimliğine sahip çıktığının en açık göstergesidir. Bunlar çağdışı değil; aksine bir milletin hafızasını canlı tutan ortak değerlerdir.
Çocukların küçük yaşlardan itibaren bu değerlerle tanışması ise geleceğin inşası açısından hayati öneme sahiptir. Çünkü geçmişini ve kimliğini bilmeyen bir nesil, yönünü de tayin edemez. Köklerinden koparılmış bireyler değil; geçmişini bilen, değerlerine sahip çıkan ve geleceğe güvenle bakan nesiller yetiştirmek zorundayız.
Elbette dünya değişiyor, toplumlar dönüşüyor. Ancak değişim, özünden vazgeçmek ya da aslını inkâr etmek anlamına gelmemelidir. Batı medeniyeti karşısında eziklik duyan değil; kendi medeniyet zenginliğinin farkında olan bir anlayışa ihtiyacımız olan bir zaman diliminden geçtiğimizin farkında olmalıyız.
Bizim tarihimiz sadece maddi başarılarla değil; adalet, merhamet ve inançla yoğrulmuş köklü bir birikime sahiptir. Milli ve manevi değerlerimizi yaşatmak bir tercih değil, bir sorumluluktur. Geçmişinden güç alan, inancını diri tutan ve birliğini koruyan bir milletin geleceği de sağlam olacaktır.
“Ruhumun senden, İlâhî, şudur ancak emeli: Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli! Bu ezanlar-ki şehâdetleri dînin temeli- Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli”
“Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet; Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!”