1939 Erzincan’dan 1999 Marmara’ya, oradan 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremlerine uzanan süreci bilimsel veriler ışığında değerlendiren Özmen, “Deprem risklerini azaltmayı hâlâ bütüncül biçimde başaramadık” dedi. Fay yasasından yapı denetimine, İstanbul’un deprem gerçeğinden toplumdaki ‘kader’ algısına kadar birçok başlıkta çarpıcı tespitler yaptı.
SÜMER TAŞKIRAN
Türkiye, 6 Şubat 2023’te yaşanan Kahramanmaraş merkezli depremlerle bir kez daha ağır bir sınav verdi. On binlerce can kaybı, yıkılan kentler ve derin bir toplumsal travma geride kaldı. Bu büyük felaketin yıldönümünde Gazi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi, Jeoloji Mühendisi Doç. Dr. Bülent Özmen, Sonsöz Gazetesi’ne verdiği özel röportajda Türkiye’nin depremle mücadelesini tüm yönleriyle değerlendirdi.

Uzun yıllar kamuda ve üniversitede görev yaptığını belirten Özmen; afet yönetimi, afet risklerinin azaltılması, deprem tehlikesi ve riski, deprem senaryoları, kent planlaması ve coğrafi bilgi sistemleri alanlarında çok sayıda akademik çalışmaya imza attığını aktardı. Özmen, “Her büyük depremden sonra aynı cümleleri kurduk ancak riskleri azaltma konusunda yeterli mesafe kat edemedik” ifadelerini kullandı.
1939 ERZİNCAN’DAN 6 ŞUBAT’A: NE ÖĞRENDİK, NEYİ ÖĞRENEMEDİK?
27 Aralık 1939 tarihinde meydana gelen Erzincan depreminin, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük depremlerinden biri olduğunu hatırlatan Özmen, depremin 7.8 büyüklüğünde olduğunu, bazı kataloglarda ise bu değerin 7.9 hatta 8.0 olarak yer aldığını söyledi. Yaklaşık 33 bin kişinin yaşamını yitirdiğini, 100 binden fazla insanın yaralandığını ifade eden Özmen, bu depremin aynı zamanda Türkiye’de deprem risklerinin azaltılmasına yönelik çalışmaların başlangıcı olduğunu vurguladı.
Bu deprem sonrasında 4623 sayılı “Yersarsıntısından Evvel ve Sonra Alınacak Tedbirler Hakkında Kanun”un çıkarıldığını hatırlatan Özmen, bu yasanın deprem öncesine, yani risk azaltmaya odaklanan ilk yasal düzenleme olduğuna dikkat çekti. 1945 yılında Türkiye’nin ilk deprem bölgeleri haritasının yayımlandığını anımsattı.
Özmen, ilerleyen yıllarda yaşanan deprem, sel ve heyelanların bu düzenlemelerin yetersizliğini ortaya koyduğunu, bunun üzerine 1958’de Sivil Savunma Kanunu’nun, 1959’da ise Afet Kanunu’nun çıkarıldığını anlattı. 1968 yılında önemli değişiklikler yapılan Afet Kanunu’nun halen yürürlükte olduğunu belirtti.
Tüm bu düzenlemelere rağmen 17 Ağustos 1999 Marmara ve 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremlerinde yaşanan büyük kayıpların, yapılan çalışmaların yeterli olmadığını en acı şekilde gösterdiğini söyledi.
“DEPREM ÖLDÜRMEZ, BİNA ÖLDÜRÜR” MÜ?
Toplumda sıkça dile getirilen “Deprem öldürmez, bina öldürür” sözünü değerlendiren Özmen, yapı kalitesinin son derece önemli olduğunu ancak yaşanan kayıpların sadece bu başlıkla açıklanamayacağını dile getirdi. Depreme dirençli kentler oluşturmanın topyekûn ve uzun soluklu bir süreç olduğunu belirten Özmen, mekânsal strateji planlarından imar planlarına kadar tüm planlama süreçlerinde deprem başta olmak üzere tüm afet tehlikelerinin dikkate alınması gerektiğini ifade etti. Diri fay hatlarının geçtiği alanların yerleşime kapatılması gerektiğini vurgulayan Özmen, heyelan, taşkın, sıvılaşma, oturma ve zemin büyütmesi gibi jeolojik risklerin planlara açık biçimde yansıtılmasının hayati önem taşıdığını söyledi.
YÖNETMELİK VAR, UYGULAMA VE DENETİM YETERLİ Mİ?
Türkiye’de 1940’lı yıllardan bu yana çok sayıda deprem yönetmeliği yayımlandığını hatırlatan Özmen, son olarak 2018 yılında yürürlüğe giren deprem yönetmeliğinin teknik açıdan yeterli bulunduğunu aktardı. Ancak asıl sorunun uygulama ve denetimde yaşandığını vurgulayan Özmen, “Yasa ve yönetmelik çıkarmak yetmiyor. Bunların eksiksiz uygulanması, etkin biçimde denetlenmesi ve sorumluların cezalandırılması gerekiyor” dedi.
6 Şubat depremlerinde yeni sayılabilecek binaların dahi yıkılmasının, bu eksiklikleri açık biçimde ortaya koyduğunu belirten Özmen, geçmişte yaşanan davalarda eski deprem haritaları ve yönetmeliklere ulaşılamadığı için birçok dosyanın zaman aşımına uğradığını anımsattı.
Bu sorunu gidermek amacıyla Prof. Dr. Süleyman Pampal ile birlikte Türkiye’nin tüm deprem haritaları ve bina deprem yönetmeliklerini bir araya getirdikleri kapsamlı bir çalışmayı 2007 yılında kitaplaştırdıklarını ifade etti.
KENTSEL DÖNÜŞÜM: RİSK AZALTMA MI, RANT MI?
Kamuoyunda kentsel dönüşüm olarak bilinen çalışmaların, 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında yürütüldüğünü hatırlatan Özmen, yasanın 2011 Van depremi sonrasında çıkarıldığını anımsattı.
Yasanın amacının riskli alanlarda ve yapılarda güvenli yaşam çevreleri oluşturmak olduğunu vurgulayan Özmen, İstanbul, İzmir, Ankara ve Bursa başta olmak üzere birçok kentte bu kapsamda çok sayıda riskli yapının yıkılarak yerine depreme dayanıklı binalar inşa edildiğini söyledi.
Olumsuz örneklerin kamuoyunda haklı tartışmalara yol açtığını belirten Özmen, buna rağmen kentsel dönüşüm çalışmalarının planlı ve önceliklendirilmiş biçimde sürdürülmesi gerektiğini dile getirdi.
FAY YASASI ÇAĞRISI
Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’nün 2012 yılında yayımladığı Yenilenmiş Diri Fay Haritası’na göre Türkiye’de 535 aktif fay bulunduğunu hatırlatan Özmen, Jeoloji Mühendisleri Odası’nın çalışmalarında 24 il, 80’den fazla ilçe ve 502 köyün diri faylar üzerinde yer aldığının tespit edildiğini aktardı.
Buna karşın Türkiye’de aktif faylar üzerine yapılaşmayı açıkça yasaklayan bir “Fay Yasası” bulunmadığını vurgulayan Özmen, ABD’nin bu düzenlemeyi 1973 yılında hayata geçirdiğini, birçok Avrupa ülkesinin de benzer hükümleri yapı mevzuatına eklediğini söyledi. Özmen, “Fay zonları üzerine yapı yapılmaz” hükmünün yasalaştırılmasının deprem risklerini azaltma açısından hayati öneme sahip olduğunu ifade etti.
YAPI DENETİM SİSTEMİ NE KADAR ETKİLİ?
4708 sayılı Yapı Denetim Kanunu’nun önemli bir adım olduğunu belirten Özmen, denetim firmalarının otomatik atanmasının sistemi güçlendirdiğini söyledi. Bununla birlikte zemin etütlerinin yerinde ve bilimsel kriterlere uygun şekilde denetlenmesi gerektiğinin altını çizdi.
6 ŞUBAT VE İLK 48 SAAT
6 Şubat depremlerinde ilk 48 saatte yaşananların, afet müdahale kapasitesinin artırılması gerektiğini açık biçimde ortaya koyduğunu belirten Özmen, Türkiye Afet Müdahale Planı’nın sahadan elde edilen dersler doğrultusunda güncellenmesi gerektiğini ifade etti.
İSTANBUL DEPREME NE KADAR HAZIR?
Marmara Denizi’nde 7’nin üzerinde bir depremin meydana gelme olasılığının yüksek olduğunu belirten Özmen, İstanbul’da bugüne kadar önemli çalışmalar yapılmasına rağmen yaklaşık 1 milyon 200 bin binanın bulunduğu kentte depreme tam anlamıyla hazır olunduğunu söylemenin mümkün olmadığını dile getirdi.
EN BÜYÜK RİSK NEREDE?
Yapı stoku, altyapı ve yönetim-koordiasyon eksikliklerinin birlikte ele alınması gerektiğini vurgulayan Özmen, deprem risklerinin ancak bütüncül bir yaklaşımla azaltılabileceğini söyledi.
“KADER” ANLAYIŞI VE TOPLUMSAL SORUMLULUK
Toplumda yaygın olan kader anlayışının, bilimsel ve önleyici politikaların önünde önemli bir engel oluşturduğunu belirten Özmen, depremle mücadelenin bireyden başladığını ifade etti. Vatandaşların bilinçlenmesi, kamuoyu oluşturması ve eğitim çalışmalarının yaygınlaştırılması gerektiğini söyledi.
DEPREM RİSKLERİNİ AZALTMAK ZORUNDAYIZ
Röportajın sonunda değerlendirmelerde bulunan Doç. Dr. Bülent Özmen, deprem sonrası müdahaleden çok deprem öncesi risk azaltma çalışmalarına odaklanılması gerektiğini vurguladı. Afet mevzuatının bütüncül biçimde ele alınması, AFAD’ın koordinasyon gücünün artırılması, deprem eğitiminin ilkokuldan üniversiteye kadar müfredata girmesi ve bir deprem şûrasının yeniden toplanması gerektiğini dile getirdi.




