Yazarsam Üşür müyüm?

Bazen en yüksek ses, söylenmeyen cümlede gizlidir. Ve biz, giderek o cümleleri yutkunan bir toplum haline geliyoruz. Dijital çağın tam ortasında, ekranlarımız parlıyor; ama kelimelerimiz kararıyor. İnternetin başlangıcında bize vaat edilen “özgürlük” artık bir hayal değil, bir hatıra. Eskiden sansür, gazetelerin matbaalarında, televizyon stüdyolarında, büyük medya patronlarının ofislerinde dolaşırdı.

Bugün ise cebimizde, parmaklarımızın ucunda. Bir tweet atarken iki kere düşünmek, bir haberi paylaşırken profiline bakmak, ironiyi açıkça yazmak yerine ima ile anlatmak… İşte dijital çağda susmanın yeni biçimi: otosansür. Türkiye’de ifade özgürlüğü uzun zamandır sınırlı. Bu yeni değil. Yeni olan, artık sınırların belirsizleşmesi. "Ne yazarsam başım derde girer?" sorusu bile kendini kurtaramıyor çünkü doğru cevap yok. Hangi kelimeyi kullandığınız değil, kimin hedef gösterdiği belirliyor kaderinizi. Belirsizlik ise baskının en sinsi haline dönüşüyor. 2020’de yürürlüğe giren Sosyal Medya Yasası, 2022’de kabul edilen Dezenformasyon Yasası... Adları modern, içerikleri soğuk. Bugün bir paylaşım yapmak için hukuki danışmana ihtiyaç duymak, ifade özgürlüğünün değil, onun yokluğunun resmi haline geliyor.

Uzun yıllar boyunca dijital dünya, yasaklı gerçeklerin sığınağıydı. Ana akım medyada bulamadığımız hakikatleri sosyal medya sayesinde öğreniyorduk. Ama şimdi o alan da daraltılıyor. Ve bu kez yalnızca haber siteleri değil, bireyler de hedefte. Sosyal medya artık sadece kısıtlanan bir mecra değil; aynı zamanda kontrol edilen, izlenen, etiketlenen bir yer. Belki de en kötüsü: Kendi sesimizi duyurmaktan vazgeçtiğimiz yer.

Giderek daha fazla insan, bir paylaşımın hayatlarını nasıl etkileyebileceğini düşünerek geri adım atıyor. Bu sadece bir tweet değil, bir suskunluk biçimi. Bugün “paylaşmamak” bile bir politik tavra dönüşmüş durumda. Bir fotoğrafı beğenmemek, bir yorumu yazmamak, bir haberi görüp geçmek... Sessizlik yayılıyor. Ve bu sessizlikte sadece fikirler değil; kimlikler, vicdanlar ve toplumsal refleksler de kayboluyor.

Sadece bugünü sansürlemiyorlar, geçmişi de siliyorlar. Erişim engeli gelen içeriklerin çoğu geçmişe ait. Skandallar, yolsuzluklar, çevre felaketleri, siyasi ifşalar… Hepsi bir bir unutulmaya zorlanıyor. Dijital arşiv dediğimiz şey, artık güvenilir bir hafıza değil; sansürlü bir vitrin. Türkiye’de internet bugün hem sonsuz bilgiye ulaşabileceğimiz bir alan hem de hafızamıza filtre konulan bir aynaya dönüşmüş durumda.

Bu yazıyı okuyan herkesin zihninde aynı cümle dönüp duruyor olabilir: “Artık hiçbir şey yazamıyoruz.” Belki de bu yüzden yazmak daha önemli. Çünkü susturulmak istenen yer tam da orasıdır. İfade özgürlüğü yalnızca anayasal bir hak değil; insanın kendi varlığını, kimliğini, sesini kurduğu zemindir. Eğer konuşamazsak, düşünemeyiz. Eğer paylaşamazsak, var olamayız. Bugün dijital dünyada sesimizi kısmaya çalışan tüm sansürlere rağmen yazmaya devam etmek bir direniştir. Çünkü her susturulan cümle, bir başka cümleye yol açar. Ve bazen en büyük direniş, bir ekrana “yaz” demeye devam etmektir.