Yas tutmak zorunda mıyız?

Yas gerçekten gerekli mi?

Yoksa toplumun bize öğrettiği bir refleks mi?

Birini kaybettiğimizde ya da bir şey bittiğinde otomatik olarak “yas süreci” denilen bir koridora giriyoruz. Sanki başka seçeneğimiz yokmuş gibi. Ağlamazsak ayıp, çabuk toparlanırsak vefasız, uzun sürerse zayıf sayılıyoruz. Peki kimin takvimine göre yas tutuyoruz?

Acı çekmek iyileştirir mi gerçekten?

Yoksa sadece acı çektiğimizi kanıtlamış mı oluruz?

Psikolojide yasın evrelerinden söz edilir. İnkar, öfke, kabullenme… Ama hayat gerçekten bu kadar düzenli mi? Bir sabah gayet iyi hissedip akşam darmadağın olmak hangi evreye denk geliyor? Ya da hiçbir şey hissetmemek? Hissizlik yasın neresinde duruyor?

Belki de asıl soru şu:

Yas bir ihtiyaç mı, yoksa bir alışkanlık mı?

Acıyı bastırdığımızda ileride karşımıza çıkar denir. Doğru olabilir. Ama her acıyı uzun uzun yaşamak zorunda mıyız? Bazen insanın devam edebilmek için “şimdi değil” deme hakkı yok mu? Hayat her zaman duygularımıza alan açacak kadar yavaş mı?

Bir de şu var: Yas tutarken kimi anıyoruz, kimi koruyoruz? Kaybettiğimiz kişiyi mi, yoksa onunla birlikte kaybettiğimiz kendimizi mi? Çünkü her kayıp biraz kimlik kaybıdır. Bir rol biter. Bir alışkanlık söner. Bir gelecek ihtimali kapanır. Belki yas, aslında o ihtimallerin cenazesidir.

Toplum güçlü olmayı öğütler ama acıyı göstermeyi de bekler. Çelişki burada başlıyor. Hem dayanıklı olacaksın hem kırıldığını ispat edeceksin. Hem hayatına devam edeceksin hem de yeterince üzgün görüneceksin. Bu denge gerçekten mümkün mü?

Belki de yasın gerekliliği, acının büyüklüğünden çok, bizim onunla kurduğumuz ilişkiye bağlıdır. Kaçıyoruz diye mi büyüyor, yoksa sarılıyoruz diye mi ağırlaşıyor? Acıyı yaşamak cesaret mi, yoksa bazen konfor alanı mı?

Net bir cevap yok. Belki de olmamalı.

Ama şunu sormadan geçemiyorum:

Yas tutmazsak gerçekten eksik mi kalırız,

yoksa bazen hayatı seçmek de bir iyileşme biçimi olabilir mi?